<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-27466223</id><updated>2011-09-04T08:16:29.361+03:00</updated><title type='text'>Son Durak Fanzin</title><subtitle type='html'>Yalnızca son ağaç kesildikten,son ırmak zehirlendikten,son balık yakalandıktan sonra...Ancak ondan sonra paranın yenemeyeceğini anlayacaksınız.(Bir Cree kehaneti)</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://sondurakfanzin.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27466223/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sondurakfanzin.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>mantus</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01399950996178546634</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>18</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27466223.post-116026714149587410</id><published>2006-10-08T03:25:00.000+03:00</published><updated>2006-10-08T03:25:41.500+03:00</updated><title type='text'>Vahşi Barış: İlkel Farkındalık Yoluyla İyileştirme İlişkileri</title><content type='html'>&lt;span id="postmessage_7481"&gt; “Bu izcinin dışarıda dinlediği sessizliktir…” Tom Brown, İzci&lt;br /&gt;Post-modern endüstriyel uygarlığın içerisinde yetişmişler için acı gerçek, ilişkilerimizin büyük çoğunluğu tek kelimeyle mahvolmuştur. Tarihte kendimiz ve vahşi ilişkilerimiz (çevre) arasındaki saygılı samimiyeti deneyimlememizin bir norm olduğu bir noktaya gelmiş bulunmaktayız. Daha sonra, her gün bizi çevreleyen insanlar ve kendimiz arasındaki saygılı samimiyeti deneyimlediğimiz bir noktaya ulaştık. Ve şaşırtıcı olmayarak, bizler en derin kendimizle dürüst bir samimiyeti de deneyimleriz. “Varoluşsal krizin –anlamsız bir evrende eninde sonunda yalnız kalacağımız hissi- “insanlık halinin” tek kelimeyle esas bir görünüşü olduğu düşünülür. Hem boş bir “insanlık hali” hem de yaşamlarımızı tahakküm altına alan kişisel olmayan bir çok güce karşılık, bizler zorlayıcı bir şekilde yüz yüze olduğumuz gerçeklikten kurtulmanın yollarını ararız. Kaçışlarımız, tam gelişmiş alkol ve ilaç kullanımından Amerika’da her gece TV’nin karşısında ortalama 5 saat geçirmemize doğru çeşitli bağımlı davranış biçimlerinden gelir. Tüm bu oranlar, gerçek yaşamın an be an akıp gittiğini ve tek kelimeyle bizim orada olmadığımızı gösterir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bozuk ilişkilerin iyileştirilmesi sürecine nasıl başlayacağız? Cevap tahakkümcü bir toplumda yetişmiş ve koşullandırılmış çoğumuz için derin olarak zor olsa da gene de basittir. Cevap—bana kalırsa—“susup dinlemeyi” öğrenmemizdir. Daha diplomatik bir şekilde koyarsak, bizler saygılı sessizliğin ve sayısız yüzyıllık geçmişteki ilkel atalarımızın adilce bir karakteristikleri olan yargısız dikkat becerilerini yeniden öğrenmek zorundayız. Tahakkümcü bir toplumda, diğerleri üzerinde iktidarı elde etmek için işleyen kural; “Ben konuşurum, sen dinle”dir. Her birimiz bu kuralı içselleştiğinden, bizler ister bunlar beyinlerimizin içerisindeki gevezelik sesleri olsun isterse de ağızlarımızdan çıkan gevezelik sesleri olsun, daha çok kendi seslerimiz duyarız—çoğu kez tartışma, yargı ve rasyonelleştirme sesleri—. Bu, kendi en sinsi biçimiyle —kendimizin bir parçası yapmaya koşullandırıldığımız avukat ve hakim- “sembolik düşüncedir”. Bizler sonra duyulmak için çırpınan diğer insan sesleri ve kendi sesimiz arasındaki mücadeleye takılırız—ve her hangi bir münakaşada tartıştığımız takılan insanlar gibi, bizler sesleri tartışmanın dışında yalnız bırakır. Sık sık sonra, mücadele bizim için çok fazla olmaya başladığında, veya kendi yolumuza gitmediğinde, tek kelimeyle konudan ve tartıştığımız o insandan kaçınmaya başlarız—ilişkiyi keseriz. Kaç kez birbirimizin sözümüzü kestiğimizi anladığımız sohbetlerde bulunduk? Veya dışarıya karşı sessiz olsak bile, genellikle içeride ne cevap vereceğimiz hakkında ya “doğru olup olmadığını öğrenmeye çalışırken” ya da üzerinde düşünürken söylenmiş olanı yargılamaya odaklanırız. Kaçımız neredeyse herkesin yaralı ve yanlış anladığını hissettiği iktidar mücadeleleri içerisinde parçalanmış olan ilişkileri deneyimledi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu aynı dinamikler (şaşırtıcı olmayan bir şekilde) sonra insan alanının dışındaki ilişkileri sarar. Kaç kez ormana uzun bir yürüyüşe çıktık ve kendimizi tamamen çevremizdekileri görmeden veya duymadan düşüncelere dalarken bulduk? Bu düşünceler çoğu kez yaşamlarımızda bazı politik dram veya anlaşmazlıklar (hem kişisel hem de kişisel olmayan) ile ilgilidirler, veya hem çevremizdeki dünya hakkındaki hükümlerden hem de bu hükümlerin rasyonelleştirilmesinden oluşturulmuştur. Bazen, hemen hemen TV izlerken olduğu kadar etkili bir gerçeklikten (ilişkiler) kurtulmamıza imkan veren fantezilerden oluşturulmuştur. Dinamik kendi vücutlarımızla nasıl iyi ilişki kurduğumuza bile hakimdir—durum ileri gidene kadar yorulmuş, susamış veya gergin olmaktan kaçınamadığımız düşüncelerimiz tarafından kaç kez sürüklenmiş bulunuyoruz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kağıt üzerinde anlamsız yazılar.&lt;br /&gt;Onların anlamları olduğunu düşünüyorsunuz.&lt;br /&gt;Durun. Şimdi gözlerinizi hissedin.&lt;br /&gt;Böylece, ilişkilerimizi iyileştirecek ve varoluşsal krizimize son noktayı koyacak türde saygılı iletişimleri kolaylaştırmaya başlamak için sessizliği ve farkındalığı (susup dinlemeyi) geliştirmeye nasıl başlayacağız? Şimdi hemen akla gelen iki üç pratikten bahsedelim;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Muhabbet Çemberi:&lt;br /&gt;"Gerçeği söylemek için çok söze gerek yok " --Şef Joseph, Nez Perce&lt;br /&gt;Önem verdiğiniz ve sizinle ve birlikte samimi ve dürüst bir ilişkinin peşinde olmaya razı olan insanlarla bir araya gelin. Her zaman çözülecek bir mesele veya alınacak önemli bir karar vardır. Birlikte bir çember oluşturarak bir yere oturun ve konuşmaya başlayın. Herkes tüm dikkatini ve varlığını verirken, bir anda sadece bir kişi konuşmalıdır. Çember içindeki konuşmanın—yakın dikkate ve öneme layık olan- kutsal bir konuşma olduğu üzerinde düşünün. Herkesin konuşmak için eşit şansa sahip olması için çemberin etrafını dolaşın. Dinlerken, onlara tam ve bölünmemiş dikkati göstermek için yeterli konuşan kişiye saygı duyun—özellikle de zaten katılıyor olduğunuz ve her hangi bir değer verdiğiniz bir şeyden bahsetmediklerinde. Ayrıca dinleyenlere saygıdan bahsederken – doğru bir şekilde, açık &amp; az ve öz konuşun. “Sen” ifadeleri yerine “Ben”—i.e. “Hissediyorum…[söylediklerine kırıldım]” veya “Algılıyorum…[söylediklerin bir saldırı gibi]” ifadelerini kullanın—“sen…[aşağılık herif]”). Bu tip ifadeler bizim diğerlerinin özerkliğine ve kendi hükümlerimize sahip olurken onların perspektiflerinin geçerliliğine saygı duymamıza izin verir. Olabildiğince kısa &amp;amp; açık sözlü olun—peşin olarak planlanmış olan yazıları değil o anlık hissinizi konuşun. Sohbetin konusu tükenene anlaşmazlık çözülene ve karar alınana kadar çemberi dolaşmaya devam edin—ümitle herkesin temel hoşnutluğu gerçekleşsin. Bu “muhabbet çemberlerinde öğrendiğiniz derslerle ”kendinizi bulacağınız başka bir durumdaki insanlarla olan etkileşimlerinizi ve er geç diğer türlerle de olan etkileşimlerinizi bütünleştirin.&lt;br /&gt;2. Yürüyüş Çemberi:&lt;br /&gt;"Ormandayken, kaybolmazsınız. Arkadaşlar ve kutsal olan tarafından kuşatılırsınız." Joe Coyhis, Stockbridge-Munsee’si&lt;br /&gt;Ormanda yürüyüşe çıkın ve beyninizin dolaştığını (i.e. sembolik düşüncede kaybolmuş olduğunuzu) fark ettiğiniz zaman, odağınızı yavaşça nefesinize yeniden yöneltin. Burun deliklerinizden girip vücudunuzun derinliklerine inen havayı hissedin—en alt karnına doğru nefes al. Sonra farkındalığınızı yavaşça nefesinizden tüm vücudunuza doğru genişletin. Vücut duyularınızı hissedin (ağrıları, acıları, sıcağı, soğuğu, ayağınızın altındaki yeri vs.) ve onları tamamen sadece deneyimleyin. Vücudunuzdaki her hangi bir gerilimin farkına varın ve her nefes verişinizde hissettiğiniz gibi onu hafifçe gevşetin. Şimdi bu farkındalığı harici duyularınıza (görme, duyma, işitme vs.) doğru genişletin ve bunlara yapabildiğiniz kadar odağınızı koruyun. Eğer odağınız beyin gevezeliğine doğru kayarsa, işleme yeniden başlayın. Bunu yaparken kendinize karşı sabırlı olun ve ne kadar iyi yaptığınız hakkında hükümler vermeye takmayın. Kendinizi yakalamadan önce düşüncede kaybolmuş olarak ne kadar zaman harcadığınıza takmamayı unutmayın, her zaman başınızın dolaştığının farkına varın ve sonra bir kere daha uygulamış olduğunuz odağınızı nefesinize-vücudunuza-duyularınıza yeniden yöneltin. Ne kadar çok denerseniz kısa zamanda daha iyi olacaksınız ve bu daha kolay olacaktır. BU durumda olduğunuz için kendinizi yargılamış olabileceğinizin ne kadar kötü olduğu önemli değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. İlişkilerimizin Çemberi: &lt;br /&gt;"…bana hiçbir uygarlığın gözünü kaçıramayacağı bir vahşilik verin. …" --Henry David Thoreau&lt;br /&gt;Dışarı çıkın ve uygar Matrix’e olan bağımlılığınızı oalbildiğince kurun. Yaşamınızı kontollü iklimi, kutu evler, saat zamanı, çalışma, endüstriyel teknoloji, kitle medyası ve para ekonomisinin dışında sürdürmek için yapabildiğiniz kadar çok zaman harcayın ve ne yapabilirseniz yapın. Tüm bunlar, tahakkümün siyasetinin sadece çaresiz olmadığı, bir çok düzeyde tamamen zorunlu olduğu uzaklaşma psikolojisini yarattığı yanlış bir çevreyi yaratmak için bir araya gelmiştir. Çeşitli ilkel kendine güven sanatlarını öğrenin- yürüyüş, toplayıcılık avcılık, tuzak kurma, balık avlama, barınak, tekneler, Ateş’i çağırma , vs.—ve aldığınız dersleri tüm yaşamla bütünleştirin. Ayrıca, bu sanatların temel yollarınızı değiştirmesiyle karşı karşıya gelmeye açık olun—ilkel hayatta kalma çoğu kez tekniğin değil varlığın bir sorunudur. Uygarlığa olan direnişinizin varlıkta bu temel yön değiştirmeden doğal olarak ortaya çıkmasına izin verin. İçinde yer alacağınız devrim hem karakterde hem de etkide İlksel olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlksel farkındalığımız bu (ve diğer) pratiklerimiz yoluyla geliştikçe, ormana doğru yürümek er geç değişmez bir sohbet haline gelecektir—vahşileşmeler her zaman kendimizle iletişim kurmaktır. “Hayvanlar insanlarla konuştuğu” zaman sadece atalara ait mitolojiler olarak bilinen devirlere gerçekten hiç de uzak değildir, burada ve şu anda da olabilir. Bununla birlikte onların mesajları, çoğu kez ince, sezgisel, ve ıskalamaya elverişlidir—saygılı “dinleme” becerisini geliştirmedikçe. Bu beceri kontrol politikasının iletişimin tartışmacı biçimleri ve düşünmenin hükümsel yolları tarafından desteklendiği baskın kültürde ciddi bir şekilde eksik olduğu halde, onla yeniden bağlantıya geçmek ve dünyada varlığın daha iyi bir biçimine kısa bir bakışa yaklaşmak imkansız değildir. Böylece diğer sözlerle, tüm ilişkilerimizle ilksel bir yolda yeniden bağlantıya geçebilmek için, sadece beyninizdeki polisi öldürmeyin—aynı zamanda beyninizdeki avukatı ve hakimi de öldürün.&lt;br /&gt;Bu fikerlere ilgi gösterenler benimle bu adresten iletişime geçebilir: &lt;a href="mailto:redwolfreturns@hotmail.com"&gt;redwolfreturns@hotmail.com&lt;/a&gt;. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çeviri: Ramapithecus&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uygarlığa Karşı Vahşinin Günlüğü 47. sayıdan alınmıştır.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27466223-116026714149587410?l=sondurakfanzin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sondurakfanzin.blogspot.com/feeds/116026714149587410/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27466223&amp;postID=116026714149587410' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27466223/posts/default/116026714149587410'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27466223/posts/default/116026714149587410'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sondurakfanzin.blogspot.com/2006/10/vahi-bar-ilkel-farkndalk-yoluyla.html' title='Vahşi Barış: İlkel Farkındalık Yoluyla İyileştirme İlişkileri'/><author><name>mantus</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01399950996178546634</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27466223.post-116026655516233368</id><published>2006-10-08T03:14:00.000+03:00</published><updated>2006-10-08T03:15:55.183+03:00</updated><title type='text'>In Search Of The Primitive</title><content type='html'>&lt;p align="left"&gt;In machine based societies, the machine has incorporated the demands of the  civil power or of the market, and the whole life of society, of all classes  and grades, must adjust to its rhythms. Time becomes lineal, secularized,  "precious"; it is reduced to an extension in space that must be filled up,  and sacred time disappears. The secretary must adjust to the speed of her  electric typewriter; the stenographer to the stenotype machine; the factory  worker to the line or lathe, the executive to the schedule of the train or  plane and the practically instantaneous transmission of the telephone; the  chauffeur to the superhighways; the reader to the endless stream of printed  matter from high speed presses; even the schoolboy to the precise  periodization of his day and to the watch on his wrist; the person at  "leisure" to a mechanized domestic environment and the flow of efficiently  schedule entertainment. the machines seem to run us, crystallizing in their  mechanical or electronic pulses the means of our desires. The collapse in  time to a extension in space, calibrated by machines, has bowdlerized our  natural and human rhythms and helped disassociate us from ourselves. Even  now, we hardly love the Earth or see with eyes or listen any longer with our  ears, and we scarcely feel our hearts beat before they break in protest.  even now, so faithful and exact or the machines as servants that they seem  an alien force, persuading us at every turn to fulfill our intentions which  we have built into them and which they represent--in much the same way the  perfect body servant routinizes, and finally, trivializes his master. &lt;/p&gt;       &lt;p align="left"&gt;Of such things, actual or possible, primitive societies have no conception.  Such things are literally beyond their wildest dreams, beyond their idea of  alienation from village or family or he earth itself, beyond their  conception of death, which does not estrange them from society or nature but  completes the arc of life. There is only one rough analogy. The fear of  excommunication from the kinship unit, from the personal nexus that joins  man, society and nature in an endless round of growth (in short, the sense  of being isolated and depersonalized and, therefore, at the mercy of demonic  forces - a fear widespread among primitive peoples) may be taken as an  indication of how they would react to the technically alienating processes  of civilization if they were to understand them. that is, by comprehending  the attitude of primitive people about excommunication from the web of  social and natural kinship we can, by analogy, understand their repugnance  and fear of civilization. &lt;/p&gt;       &lt;p align="left"&gt;Primitive societies may be regarded as a system in equilibrium, spinning kaleidascopically on its axis but at a relatively fixed point. Civilization may be regarded as a system in internal dis-equilibrium; technology or ideology or social organization are always out of joint with each other - that is what propels the system along a given track. Our sense of movement, of incompleteness, contributes to the idea of progress. Hence the idea of progress is generic to civilization. And our idea of primitive society as existing in a state of dynamic equilibrium and as expressive of human and natural rhythms is a logical projection of civilized societies and is in opposition to civilization's actual state. But it also coincided with the real historical condition of primitive societies. The longing for a primitive mode of existence is no mere fantasy or sentimental whim; it is consonant with fundamental human needs, the fulfillment of which (although in different form) is precondition for our survival. Even the skeptical and civilized Samuel Johnson, who derided Boswell for his intellectual affair with Rousseau, had written:&lt;/p&gt;       &lt;blockquote&gt;       &lt;p align="left"&gt;When man began to desire private property then entered violence, and fraud,  and theft, and rapine. Soon after, pride and envy broke out in the world and  brought with them a new standard of wealth, for men, who till then, thought  themselves rich, when they wanted nothing, now rated their demands, not by  the calls of nature, but by the plenty of others; and began to consider  themselves poor, when they beheld their own possession exceeded by those of  their neighbors.   &lt;/p&gt;       &lt;/blockquote&gt;       &lt;p align="left"&gt;This may be inadequate ethnology, but it was the cri de couer of a civilized  man, for a surcease from mere consumption and acquisitiveness, and so  interpreted, it assumes something about primitive societies that is true,  namely, predatory property, production for profits does not exist among  them. &lt;/p&gt;       &lt;p align="left"&gt;The search for the primitive is, then, as old as civilization. It is the  search for the utopia of the past, projected into the future, with  civilization being the middle term. It is birth, death, and transcendent  rebirth, the passion called Christian, the trial of Job, the oedipal  transition, the triadic metaphor of human growth, felt also in the vaster  pulse of history. And this search for the primitive is inseparable from the  vision of civilization. No prophet or philosopher of any consequence has  spelled out the imperatives of his vision of a superior civilization without  assuming certain constants in human nature and elements of a primitive  condition, without, in short, engaging in the anthropological enterprise. A  utopia detached from these twin pillars - a sense of human nature and a  sense of pre-civilized past - becomes a nightmare. For humanity must be  conceived to be infinitely adaptable and thus incapable of historic  understanding or self amendment. Even Plato's utopia presumes, at least, a  good if no longer viable prior state, erroneously conceived as primitive by  the refined Greek when it was merely rustic; and the republic was, after  all, founded on a theory of human nature that was certainly wrong.  Nevertheless, it was a saving grace, for Plato believed that his perfectly  civilized society would realize human possibilities not merely manipulate  them. &lt;/p&gt;       &lt;p align="left"&gt;Even the most brilliant and fearful utopian projections have been compelled to solve the problem of the human response, usually with some direct or allegorical reference to a prior or primitive level of functioning. In Zamiatin's We, a satirical work of great beauty, the collective society of the future is based on, and has become a maleficent version of, Plato's Republic. The people have been reduced to abstract ciphers, their emotions have been controlled and centralized (as in the Republic, mathematics is the most sublime language; but it is not a means of human communication, only an abstract dialogue with god); and history has ceased to exist. Zamiatin documents the growth of the internal rebel who is gradually educated in the experience of what the regime defines as love. When the revolt against this state of happiness occurs, the civili power uses two ultimate weapons: one is a method of instantaneously disintegrating the enemy. Since the enemy is legion, the other method is the "salvation" of the person, as an eternal civil servant, through a quick, efficient operation on the brain that results in a permanent dissociation between intellect and emotion without impairing technical intelligence. Zamiatin's description of the rebel rendered affectless, lucidly describing the changes on his beloved coconspirator's face and feeling nothing as she dies, anticipates Camus and transmits in its terrifying, poignant flatness a psychological truth about our time that has become a dreadful cliché. Zamiatin informs us that such a materialist, secularized and impersonal utopia can function only by altering human nature itself. &lt;/p&gt;       &lt;p align="left"&gt;And, outside the glass wall of this utopian city which had        arisen out of the ruin of the "final" war between the country and the city        is a green wilderness in which primitive rebels live off the land, alive        to their humanity, and seek to free the ultimately urbanized brother        within. &lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt; &lt;b&gt;Stanley Diamond&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27466223-116026655516233368?l=sondurakfanzin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sondurakfanzin.blogspot.com/feeds/116026655516233368/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27466223&amp;postID=116026655516233368' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27466223/posts/default/116026655516233368'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27466223/posts/default/116026655516233368'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sondurakfanzin.blogspot.com/2006/10/in-search-of-primitive.html' title='In Search Of The Primitive'/><author><name>mantus</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01399950996178546634</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27466223.post-115801058780778853</id><published>2006-09-12T00:36:00.000+03:00</published><updated>2006-09-12T00:36:28.950+03:00</updated><title type='text'>Ataerkillik, Uygarlik ve Toplumsal Cinsiyetin Kökenleri</title><content type='html'>&lt;span id="postmessage_1600"&gt; Uygarlık, esas itibariyle doğanın ve kadının üzerinde uygulanan tahakkümün tarihidir. Ataerkillik, kadına ve doğaya hükmetmek anlamına gelir. Temel olarak bakıldığında bu iki kavram aynı anlama mı gelmektedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Felsefe, iş bölümünde ortaya çıkan ve ortaya çıktığı andan bu yana yayılan bir ıstırabın krallığını, onun uzun sürecini çok defa görmezden gelmiştir. Héléne Cixous felsefe tarihini “babalarin zinciri” olarak tanımlar. Tıpkı ıstırap gibi, kadinlar da bu zincirde yer almaz ve kuşkusuz birbirlerinin en yakın akrabasıdırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        Nitekim, anti-feminist edebiyat kuramcılarından biri olan Camile Paglia, uygarlık ve kadını şöyle bağdaştırır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Üstü açık bir yük vagonundan kocaman bir vinç. Gördüğümde, sanki kilisede bir törendeymisim gibi huşu ve saygıyla duraklarım. O nasıl bir tasarim gücü: O ne görkem: bu vagonlar bizi anıtsal mimarinin ilk olarak hayal edildiği ve hayata geçirildiği yere, eski Mısır’a bağliyor. Uygarlık kadınların ellerine bırakılmiş olsaydı, hala sazdan kulübelerde yaşıyor olacaktık.” (1)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uygarliğın “zaferler”i ve kadınların bunlara ilgisizliği. Bazılarımız için “sazdan kulübeler”, baskının ve yıkımın şekillendirdiği o yanliş yolu seçmemiş olmayı simgeliyor. Teknolojik uygarlığin ölüm dürtüsünün küresel çapta oldugunu, her yere bulastığını göz önünde bulundurdugumuzda, keske hala sazda kulübelerde yasiyor olsaydik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Egemen model, kadinlarin ve doganin degerini evrensel boyutta en aza indirdi. Bunun neyi sekillendirdigini kim göremiyor? Ursula Le Guin, Paglia’nin ikisini de reddediyor olmasini saglikli bir sekilde düzeltiyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Uygar Erkek söyle der: Kendi olan benim, Efendi benim, geri kalan her sey ötekidir- disaridadir, asagidadir, alttadir, itaat edendir. Ben sahip olurum, ben kullanirim, ben sorgularim, ben faydalanirim, ben kontrol ederim. Önemli olan benim yaptigimdir. Benim ne istedigim tek nedendir. Ben benim, gerisi benim uygun gördügüm sekilde kullanilacak olan kadinlar ve el degmemis vahsi arazidir.” (2)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;süphesiz, ilk uygarliklarin anaerkil olduguna inanan pek çok insan var. Ama hiçbir antropolog ya da arkeolog, ki içlerinde feministler de var, bu tür toplumlarin var olduguna dair bulguya ulasamadi. Sherry Ortner, “Birakin anaerkil olmayi, tam anlamiyla esitlikçi bir kültür arayisi sonuçsuz kalmistir” (3) hükmüne varmistir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa, erkek tarafindan belirlenen kültür, içinden çikilmaz bir hal almadan ve evrensel olmadan önce, kadinlarin erkeklere daha az tabi oldugu uzun bir zaman dilimi de vardi. 1970’lerden bu yana, Adrienne Zihlman, Nancy Taner ve Frances Dahlberg (4) gibi antropologlar, daha önce odaklanilan noktayi ya da söyle diyelim, “Avci Erkek”in karsisina “Toplayici Kadin”i koyan tarih öncesine ait bir kliseyi düzeltmislerdir. Burada kilit nokta; genel olarak ortalamaya bakildiginda, tarim öncesi göçebe toplumlarin yiyeceklerin %80’ini toplayicilik, %20’sini ise avcilikla karsiliyor olmasidir. Avcilik-toplayicilik arasindaki ayrimi abartmak ve kayda deger ölçüde toplulukta kadinin avcilik, erkegin toplayicilik yapmis olmasini görmezden gelmek mümkündür.(5)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, toplayici toplumlarda kadinlarin özerk olmasinin altinda yatan temel neden, besin için gerekli kaynaklarin, kendi faaliyet alanlari içinde hem erkekler hem kadinlar için ulasilabilir olmasiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avci-toplayici ya da toplayici toplumlarin, ana hatlariyla esitlikçi bir kültürel yapilarinin olmasi baglaminda; Eleanor Leacock, Patricia Draper ve Mina Caulfield gibi antropologlar, kadin ve erkek arasindaki iliskiyi ekseriyetle esitlikçi olarak tanimladilar. (6) böyle durumlarda, yani bir seyi temin eden kimsenin ayni zamanda onu paylastirdigi, gerekli yiyecegin %80’ini kadinlarin temin ettigi durumlarda; göçebe toplumun nereye gidecegine, nerede konaklayacagina karar veren çogunlukla kadinlardir. Ayni sekilde, tarim öncesi toplumlarin kullandigi tas aletleri hem kadinlarin hem erkeklerin yaptigina dair bulgular da var. (7)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anasoylu hanelerin temel alindigi Pueblo, Iroquois, Crow ya da öteki yerli amerikan topluluklarinda, kadinlar bir evlilik iliskisini herhangi bir zamanda sona erdirebilirler. Bunlarin ötesinde, göçebe toplumdaki kadin ve erkekler özgürce - ve gayet barisçil bir biçimde – istedikleri topluluga girip çikabilirler ya da istedikleri iliskiyi baslatip sona erdirebilirlerdi. (8) Rosalind Miles’in belirttigi gibi, erkekler, kadinlarin emegine hükmedip faydalanmadiklari gibi “kadinlarin bedenini, çocuklari ya çok az kontrol ediyorlar ya da hiç etmiyorlar; bekareti ve iffeti fetislestirmiyor, kadinlarin cinsel ayrikligi olmasi gerektigi talebinde bulunmuyorlardi.” (9) Zubeeda Banu Quraishy ‘de Afrika’dan bir örnek gösteriyor “Mbuti toplumsal cinsiyet iliskilerinin ayirt edici özelligi uyum ve dayanismaydi.” (10)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine de insan düsünmeden edemiyor, durum gerçekten hiç böyle umut verici olmus muydu? Görünüse göre evrensel bir boyuta varan, biçimi farklilar gösterse de özü ayni kalan kadinin degersizlestirilmesi durumunda, baska türlüsünün nasil ve ne zaman yasandigi sorunu. Toplumsal varolusta, toplumsal cinsiyete dayanan temel bir bölünme ve b bölünmeden açikça görülen bir hiyerarsi var. Felsefeci Jane Flax’a göre tüm köklesmis ikilikler, bunlarin içinde özne-nesne, akil-beden ikilikleri de var, toplumsal cinsiyetteki ihtilafin yansimalaridir. (11)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplumsal cinsiyet, cinsiyetlerin arasinda var olan dogal/fizyolojik ayrim gibi degildir. Toplumsal cinsiyet, kültürel bir siniflandirma, çok büyük bir öneme sahip tek kültürel biçim olabilecek cinsiyete dayali isbölümü temelinde var olan bir derecelendirmedir. Toplumsal cinsiyete dayali isbölümü temelinde var olan bir derecelendirmedir. Toplumsal cinsiyet, esitsizligi ve tahakkümü yaratiyor ve mesrulastiriyorsa, sorgulanacak daha önemli ne olabilir? Öyleyse, kökler ve gelecegimiz söz konusu oldugunda toplumsal cinsiyetin olmadigi bir insanlik tartismasi kendini ortaya koyuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsbölümünün, evcillestirmeye ve uygarliga öncülük ettigini, günümüzde ise tahakkümü küresel çapta bir sistem olarak yürüttügünü biliyoruz. Yapay bir biçimde kabul ettirilen isbölümünün, toplumsal cinsiyetin ortaya çikis sekli ve onu olusturan biçim oldugu da ayrica ortaya çikiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yiyecegin paylasilmasi, uzun bir süre boyunca toplayiciliga dayanan hayat tarzinin ayirt edici niteligi olarak kabul edildi. Uygarligin yalitilmis ve içine kapanmis aile yasantisina karsi olarak, bugün sayica çok az da olsalar bazi avci-toplayici toplumlarda hala görülen, çocuklarin bakimi konusundaki sorumlulugu paylasmak da, bu niteliklerden biriydi. Ailenin ebedi bir kurum olmadigini düsünebiliyorsak, benzer bir sekilde insanin evriminde sadece kadinin annelik rolünü üstlenmesi de kaçinilmaz degildir. (12)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplum, isbölümüyle bir bütün haline gelir, aile de cinsiyete dayanan bir isbölümüyle. Bütünlesme ihtiyaci bir gerilimin, birlik beraberlik için temel olusturma arayisindaki bir ayrismanin ipuçlarini tasir. Bu anlamda Testart haklidir: “Akrabaligin dogasinda olan hiyerarsidir.” (13) İsbölümünün temelinde yer almalari nedeniyle, akrabalik iliskileri üretim iliskileri haline gelir. Cucchiari’nin isaret ettigi gibi, “Toplumsal cinsiyet, akrabaligin dogasinda vardir, onsuz var olamaz.” (14) tam da bu alanda, doganin oldugu kadar kadinin üzerinde uygulanan tahakkümün kökeni incelenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göçebe toplumlardaki toplayici topluluklarda uzmanlasmis roller önemini yitirirken, esitsizlik ve gücün türevleri dogrultusunda gelisen akrabalik yapilari, iliskilerin altyapisini biçimlendiriyordu. Kadinla,r karakteristik olarak, çocuk bakimini üstlendikleri rolle hareketsiz kilindi; toplumsal cinsiyetin varsayilan gerekliliklerin ötesinde, bu kalibin sinirlari daha sonra iyice keskinlesti. Toplumsal cinsiyet temelli ayrim ve isbölümü asagi yukari Orta Paleolitik çagdan Üst Paleolitik çaga geçiste ortaya çikti. (15)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplumsal cinsiyet ve akrabalik sistemi, içlerinde yer alan biyolojik özneleri karsisina alan, hatta onlarin üzerine kurulan kültürel yapilardir, Juliet Mitchell’in ifadesiyle “her seyin ötesinde, davranisin sembolik örgütlenmesi.” (16) aslinda toplumsal cinsiyetin sekillendirdigi toplumun, “çok keskin bir biçimde ikiye bölünmüs evreni sembolik olarak bir araya getirme”nin (17) gerektirdigi gibi sembolik kültürün kendisine bakmak daha açiklayici olacaktir. Önce hangisi vardi sorusu ortaya atilir ve cevabini bulmak zordur. Oysa, temel dayanagi cinsiyete dayali isbölümü olan toplumsal cinsiyetin açikça ortaya çikisina kadar sembolik faaliyetlere (örnegin magara resimleri) dair bulgularin olmadigi çok açiktir. (18)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üst Paleolitik çaga kadar, evcillestirme ve medeniyetin Neolitik Devrimi’nin hemen öncesindeki dönem, cinsiyet devrimi zaferini ilan etti. Yaklasik 35000 yil önce, eril ve disil semboller ilk magara resimlerinde vardi. Toplumsal cinsiyet bilinci, ikiliklerin kusatici birligi, bölünmüs toplumun kuruntusu olarak ortaya çikar. Bu yeni kutuplasmada, hareket toplumsal cinsiyetle iliskili, toplumsal cinsiyetle iliskili,, toplumsal cinsiyet tarafindan tanimli hale gelir. Avcinin rolü, örnegin, erkeklerle birlige, bu birligin arzu edilen davranislar olarak erkek cinsiyetiyle ilgili gereklerine dogru gelisir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Grubun yiyecek aramak ve çocuk yetistirmek için müsterek sorumlulugu gibi daha bölünmez ve genellesmis olanlar, cinsel kiskançligin ve mülkiyetçiligin ortaya çiktigi ayrilmis alanlar haline geldi. Ayni zamanda, sembolik ayri bir alan ya da gerçeklik olarak ortaya çikti. Bu, ritüelde ve pratiginde yer aldigi kadar sanatin içeriginde de ortaya çikar. Günümüzden uzak geçmisi tahmin etmek tehlikelidir, yine de var olan endüstrilesmemis toplumlar buna isik tutabilirler. Papua Yeni Gine’li Bimin Kushusmin’ler, örnegin, eril-disil ayrimini temel ve tanimlayici olarak yasarlar. Finiik denilen eril “öz”, sadece güçlü, savasçi özellikleri degil, ritüel ve denetimle ilgili özellikleri de gösterir. Khaapkhabuurien ya da disil “öz” vahsi ve tenseldir, ritüelden bihaberdir. (19) Benzer sekilde, kuzeybati Sibiryali Mansiler, kadinlarin ritüel pratiklere katilimlarina sinirlamalar getirirler. (20) göçebe toplumlarinda, ritüelin varligi yada yoklugunun kadinin boyun egmesi sorusunda hayati oldugunu söylemek abarti sayilmaz. (21) Gayle Rubin söyle bitirir: “kadinlarin dünya tarihindeki yenilgisi kültürün kökenleriyle meydana geldi ve kültürün ön kosuludur”. (22)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sembolik kültürün ve toplumsal cinsiyetin sekillendirdigi yasamin eszamanli yükselisi tesadüf degildir. Her biri, ayrilmamis, hiyerarsik olmayan yasamdan temel farkliliklar içerir. Gelismelerinin ve genislemelerinin mantigi cisimlestikleri gerilim ve esitsizliklere tepkidir; ikisi de diyalektik olarak ilk yapay isbölümüne baglidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cinsiyet/sembolik degisimin tepesinde, görece olarak, tarima ve medeniyete dogru baska bir Büyük İleri Siçrama oldu. Bu, önceki iki milyon yillik tahakküm uygulamayan zekayi ve dogayla yakinligi hükümsüz kilarak, nihai “doganin üzerine çikma”dir. Bu degisim, isbölümünün pekismesi ve yogunlasmasi olarak beliryecidir. Meillasoux bunun baslangicini bize hatirlatir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Doganin içinde hiçbir sey cinsiyete dayali isbölümü veya evlilik, kari-kocalik yada evlatlik gibi kurumlar oldugunu anlatmaz. Bunlarin hepsi kadinlara zorla kabul ettirilmistir, bu yüzden hepsi, açiklama olarak kullanilmayan, açiklanmasi gereken, medeniyetin gerçekleridir.” (23)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kelkar ve Nathan, örnegin, bati Hindistan’daki çiftçilerle karsilastirildiginda, avci-toplayicilar arasinda, çok fazla toplumsal cinsiyet özelligi bulamadilar. (24) Yiyecek toplamadan yiyecek üretimine geçis, her yerdeki toplumlar arasinda benzer radikal degisimler getirdi. Günümüze yakin bir örnegi aktarmak ögreticidir, Güneybati Amerikali Muskogee halki, evcillestirilmemis ormanin gerçek degerini sürdürdüler: sömürgeci uygarlar, bu tutuma Muskogee anasoycu gelenegini babasoycu iliskilerle degistirerek saldirdilar. (25)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vahsinin kültürele dönüsümünün yeri evdir çünkü kadinlar giderek bunun ufuklariyla sinirlandirildilar. Evcillestirme burada temellendi (etimolojik olarak da, Latince domus’tan ya da evden): agir ve sikici is, yiyecek aramadan daha az güç, birçok çocuk ve erkeklerden daha az yasam süresi, kadinlar için tarimsal varolusun özellikleri arasindadir. (26)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada farkli bir ikililik ortaya çikar, birçogu için, birçok nesil için var olmayan is ve is olmayan arasindaki fark. Toplumsal cinsiyete dayali üretim alanlari ve bunlarin sürekli genislemesiyle, kültürümüzün ve düsünce tarzimizin ileri temelleri olustu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tamamen pasifize edilmemisse sinirlandirilmis olan kadinlar pasif olarak tanimlanir. Doga gibi, üretmek için yapilmis bir sey olarak degere sahiptir, dölleme ve harekete geçmeyi kendi disindan bekler. Kadinlar, küçük, hareketli anarsik gruplardaki özerklik ve göreceli esitlikten, büyük, karmasik, hükümetli yerlesimlerdeki kontrollü statülerine dogru hareketi yasadilar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mitoloji ve din, bölünmüs toplumun bedelleri, kadinlarin indirgenmis durumunu dogrular. Homeros’un Yunanistan’inda, nadasa birakilmis toprak (tahil kültürüyle evcillestirilmemis) disil kabul edilir, Kalypso’nun, Kirke’nin evi, Odisseyus’u medeniyetin islerini birakmasi için bastan çikaran Sirenler. Toprak ve kadin, yine tahakkümün özneleridir. Fakat bu emperyalizm, Prometheus ve Sisyphu’un hikayelerinde evcillestirme ve teknolojiyle baglantili cezalardaki gibi suçlu vicdanin izlerine ihanet eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarim projesi, Demeter’in hikayelerindeki irza geçme olaylari gibi, (bazi alanlarda digerlerinden daha fazla olmak üzere) tecavüz olarak hissedildi. Zamanla kayiplar arttikça, Yunan mitinin büyük anne-kiz iliskileri – örn. Demeter-Kore, Klytemnestra-Iphegenia, Jocasta-Antigone – yok olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İncil’in ilk kitabi Yaratilis’ta, kadin erkegin bedeninden dogar. Cennet’ten Kovulus, avci-toplayici hayatin ölümünü, tarima ve agir ise kovulmayi temsil eder. Kovulus’un suçunu tasiyan Havva, tabii ki, sorumlu tutulmustur. (27) Tamamen ironi olarak, Bahçe miti gerçekte senaryosunun ana kurbanini suçlarken, bu evcillestirmede doga ve kadin korkusu ve reddi vardir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarim, cinsiyet olusumu ve gelisimiyle ne basladiysa bunlari tamamlayan bir zaferdir. Bereketin mihenk tasina baglanan Tanriça figürünün varligina ragmen, genelde Neolitik kültür erkeklikle ilgilidir. Bu erkekçiligin duygusal boyutlarindan, Cauvin’in göz önüne aldigi gibi, hayvanlarin evcillestirilmesi öncelikle bir erkek girisimidir. (28)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesafe koyma ve iktidar vurgusu, simdiye kadar bizimleydi; sinir gelisimi, örnegin, erkek enerjisinin kadin dogasini baski altina almasi, bir sinirdan sonra digeri. Bu yörünge, ezici boyutlara ulasti ve her yerde birden bulunan teknolojiyle ilgili yükümlülüklerimizden kaçamayacagimiz her tarafta bize anlatiliyor. Fakat, ataerkillik de her yerde, ve bir kere daha doganin degersizliginden bahsetme cüretinde bulunuyor. Bereker versin ki, “çogu feminist” diyor Carol Stabile, “teknolojinin reddi esasinda ataerkilligin reddiyle özdestir” i savunuyor. (29)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bedenden ve onun toplumsal cinsiyetle sekillenmis boyun egme tarihinden sanal ve cyborg bir kaçisi konumlandiran teknolojik girisimin bir kismini savunan baska feministler de var. Fakat, bu kaçis aldaticidir, ataerkilligi olusturan baskici kurumlarin tüm maiyetini ve mantigini unutmaktir. Bu bedensizlestirilmis ileri teknoloji gelecegi ayni yikici sürecin daha fazlasi olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Freud, toplumsal cinsiyetle sekillenmis özne olarak bir kisinin yerini almayi kültürel ve psikolojik olarak temel aldi. Fakat onun teorileri zaten varolan cinsiyetlestirilmis öznelligi farz eder ve birçok soru ortaya atar. İktidar iliskilerinin ifadesi olarak toplumsal cinsiyet ve bu dünya biseksüel yaratiklar olarak gelisimiz gibi çesitli düsünceler ele alinmadan kalmistir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Carla Freeman, “Yerel: Disil gibi Küresel: Eril midir? Küresellesmenin Cinsiyetini Yeniden Düsünmek” makalesinde yerinde bir soru sorar. (30)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Modernitenin genel krizinin kökeninde toplumsal cinsiyetin dayatilmasi vardir. Ayrim ve esitsizlik, sembolik kültürün ortaya çiktigi dönemde burada baslar, çok geçmeden evcillestirme ve medeniyet gibi nihai halini alir: ataerkillik. Toplumsal cinsiyetin hiyerarsisi sinif sisteminden ve küresellesmeden daha fazla islah edilemez. Radikal bir kadin özgürlesme hareketi olmadan, her yerde korkunç bir çan çalan ölümcül hile ve sakatlanmaya mahkumuz. Kökten bir toplumsal cinsiyetsizligin bütünlügü kurtulusumuz için reçete olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        Dipnotlar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 Camille Paglia, Sexual Personale: Art and Decadence from Nefertiti to Emily Dickinson (Yale Univercity Pres: New Haven, 1990), s. 38.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2 Ursula Le Guin, “Women/Widness,” Judith Plant, ed., Healing the Wounds (new Society: Philadelphia, 1989), s. 45.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3 Sherry B. Ortner, Making Gender: the Politics and Erotics of Culture (Beacon Pres: Boston, 1996), s. 24. Ayrica bknz. Cynthia Eller, The Myth of Matriarchal Prehistory: Why an Invented Past Won’t Give Women a Future (Beacon Pres: Boston, 2000)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4 Örnegin Adrienne L. Zihlman ve Nancy Taner, “Gathering and Hominid Adaptation,” Lionel Tiger and Heather Fowler, ed., Female Hierarchies (Beresford: Chicago, 1978); Adrienne L. Zihlman, “Women in Evolution,” Signs 4 (1978); Frances Dahlberg, Woman the Gatherer (Yale Univercity Pres: New Haven, 1981); Elizabeth Fisher, Woman’s Creation: Sexual Evolution and the Shaping of Society (Anchor/Doubleday: Garden City NY, 1979).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5 James Steele ve Stephan Shennan, ed., The Archaeology of Human Ancestry (Routledge: New York, 1995), s. 349. Ayrica, M. Kay Martin ve Barbara Voorhies, Female of the Species (Columbia University Pres: New York, 1975), s.210-211&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6 Leacock, var olan bu tür toplumlarda her türlü erkek egemenliginin, sömürgeci egemenliginin etkileri oldugunu savunanlar arasinda en israrci olanidir. Bknz. Eleanor Burke Leacock, “Women’s Status in Egalitarian Society,” Current Anthropology 19 (1978); Myths of Male Dominance (Monthly Review Pres: New York, 1981). Ayrica bknz. S. Ve G. Cafferty, “Powerful Women and the Myth of Male Dominance in Aztec Society,” Archaeology from Cambridge 7 )1988).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7 Koan Gero ve Margaret W. Conkey, ed., Engenderin Archaeology (Blackwell: Cambridge MA, 1991); C.F.M. Bird, “Woman the Toolmaker,” Women in Archaeology (Research School of Pacific and Asian Studies: Canberra, 1993).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8 Claude Meillasoux, Maidens, Meal and Money (Cambridge University Pres: Cambridge, 1981), s. 16&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;9 Rosalind Miles, The Women’s History of the World (Michael Joseph: London, 1986), s. 16&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10 Zubeeda Banu Quraishy, “Gender Politics in the Socio-Economic Organization of Contemporary Foragers,” Ian Keen ve Takako Yamada, ed., Identity and Gender in Hunting and Gatherin Societies (National Museum of Ethnology: Osaka, 2000), s. 196&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;11 Jane Flax, “Political Philosophy and the Patriarchal Unconscious,” Sandra Harding ve Merrill B. Hintikka, ed., Discovering Reality (Riedel : Dortrecht, 1983), s. 269-270&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 bknz. Patricia Eliot, From Mastery to Analysis: Theories of Gender in Psychoanalytic Feminism (Cornell University Pres: Ithaca, 1991), s. 105&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;13 Alain Testart, “Aboriginal Social Inequality and Reciprocity,” Occeania 60 (1989), s.5&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;14 Salvatore Cucchiari, “The Gender Revolution and the Transition from Bisexual Horde tp Patrilocal Band,” Sherry B. Ortner ve Harriet Whitehead, ed., Sexual Meanings: The Cultural Construction of Gender and Sexuality (Cambridge University Pres: Cambridge UK, 1984), s.36. Bu makalenin çok büyük bir önemi vardir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;15 Olga Soffer, “Social Transfformations at the Middle to Upper Palelithic Transition,” Günter Brauer ve Fred H. Smith, ed., Replacement: Controversies in Homo Sapiens Evolution (A.A. Balkema: Rotterdam 1992), s. 254&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;16 Juliet Mitchell, Women: The Longest Revolution (Virago Pres: London, 1984), s. 83&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;17 Cucchiari, a.g.e., s. 62&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;18 Robert Briffault, he Mothers: the Matriarchal Theory of Social Origins (Macmillan: New York, 1931), s.159&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;19 Theodore Lidz ve Ruth Williams Lidz, Oedipus in the Stone Age (International Universities Pres: Madison CT, 1988), s. 123&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20 Elena G. Fedorova, “The Role of Women in Mansi Society,” Peter p. Schweitzer, Megan Biesele ve Robert K. Hitchhock, ed., Hunters and Gatherers in the Modern World (Berghahn Boks: New York, 2000), s. 396&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;21 Steven Harral, Human Families (Westview Pres: Boulder CO, 1997), s. 89. “Toplayici toplumlarda ritüel ve esitsizlik arasindaki baglantinin örnekleri yaygindir.” Diyen Stephan Shennan, “Social Inequality and The Transmission of Cultural Traditions in Forager Societies,” Steele ve Shennan, a.g.e., s. 369&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;22 Gayle Rubin, “The Traffic in Women,” Toward an Anthropology of Women (Monthly Review Pres: New York, 1979), s.176&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;23 Meillasoux, s.20-21&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;24 Indra Mushi’nin alinti yaptigi, “Women and Forest: AStudy of the Warlis of Western India,” Govind Kelkar, Dev Nathan ve Pierre Walter, ed. Gender Relations in Forest Societies in Asia: Patriarchy at Odds kitabinda (Sage: New Delhi, 2003), s.268&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;25 Joel W. Martin, Sacred Revolt: The Muskogees’ Struggle for a New World (Beacon Pres: Boston, 1991), s.99,143&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;26 Kuzey Amerika’nin evcillestirmeye katkilarindan biri olan misir üretiminin, “kadinlarin isi ve sagligi üzerinde büyük etkileri oldu”. Kadinlarin statüsü Avrupa’yla ilk temas zamanlarinda “ (simdiki) Dogu ABD’nin çogu bahçivan toplumlarinda kesinlikle erkeklerin statüsüne bagliydi”. Referans Karen Olsen Bruhns ve Karen E. Stothert, Women in Ancient America (Univrsity og Oklahoma Pres: Norman, 1999) kitabindan, s.88. Ayrica, örnegin, Mary Ellen Mabeck, Alison Galloway ve Adrienne Zihlman, ed., The Evolving Female (Princeton University Pres: Princeton, 1997 içinde Gilda A. Morelli, “Growing Up Female in a Farmer Community and a Forager Community” : “Genç Efe [Zaire] yiyecek arayan çocuklar erkek ve kadinlar arasindaki iliskiden daha özgürlükçü oldugu bir toplumda yetisiyorlar.” (s.219) Ayrica bknz. C. Panter-Brick ve C.M. Worthman, ed., Hormones, Health, and Behavior (Cambridge Univercity Pres: Cambridge, 1999) içinde Catherine Panter-bRick ve Tessa M. Pollard, “Work and Hormonal Variation in Subsistence and Industrial Contexts,” tarim yapan kadinlarla yiyecek toplayan kadinlar arasinda erkeklerle karsilastirildiginda ne kadar çok is yapildigi bakimindan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;27 Papua Yeni Gine’li Etoro halkinin benzer bir miti vardir, burada avcilik kahramanliklariyla bilinen Nowali Etoros’un iyi durumdan düsüsünün sorumlulugunu üstlenir. Raymond C. Kelly, Constructing Inequality (Univercity of Michigan Pres: Ann Arbor, 1993), s.524&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;28 Jacques Cauvin, The Birth of the Gods and the Origins of Nature (Cambridge University Pres: Cambridge, 2000), s. 133&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;29 Carol A. Stabile, Feminism and the Technological Fix (Manchester University Pres: Manchester, 1994),s. 5&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;30 Carol Freeman, “Is Local: Global as Feminine:Masculine? Rethinking the gender of Globalization,” Signs 26 (2001)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;span id="postmessage_1600"&gt; John Zerzan &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span id="postmessage_1600"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27466223-115801058780778853?l=sondurakfanzin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sondurakfanzin.blogspot.com/feeds/115801058780778853/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27466223&amp;postID=115801058780778853' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27466223/posts/default/115801058780778853'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27466223/posts/default/115801058780778853'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sondurakfanzin.blogspot.com/2006/09/ataerkillik-uygarlik-ve-toplumsal.html' title='Ataerkillik, Uygarlik ve Toplumsal Cinsiyetin Kökenleri'/><author><name>mantus</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01399950996178546634</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27466223.post-115755796401481269</id><published>2006-09-06T18:37:00.000+03:00</published><updated>2006-09-06T18:57:11.943+03:00</updated><title type='text'>Kleptomanik Düşler</title><content type='html'>&lt;table border="0" cellpadding="0" cellspacing="0" width="100%"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="postbody" valign="top"&gt;&lt;span id="postmessage_2538"&gt;Rutubet kokulu soğuk evde, cam kenarındaki iskemlesinde oturuyordu yaşlı adam. Öylece, kıpırtısız dışarı bakıyordu. Merak etti ve gitti yaşlı adamın yanına. Çöktü sandalyesinin kenarına birşeyler söyler umuduyla. An sekmedi ki konuşmaya başladı yaşlı adam:&lt;br /&gt;- Bir kentten sokaklarını istedim verdi. Bir ağaç yaprağını, bir gün güneşini verdi bana. Sonra düşündüm: "Arsızlık bu! Artık isteyemem hiç kimseden hiç birşeyini, çalmalıyım artık onurumla"&lt;br /&gt;Sonra ilk hırsızlığımı yaptım; bir kadının kokusunu çaldım ve sonra bir çocuğun ellerini. Hoşuma gitmişti çalmak ve böylesi yaşamak. Artık istediğim herşeyi çalıyor, kendime ekliyor, ve asla geri vermiyordum. Bir gün bir balığın pulunu, diğer gün bir çiçeğin rengini...&lt;br /&gt;Doymadım asla. Yetmedi çaldıklarım bana. Kimi benliğimi doldurmazken kimi taşıyordu çünkü. Sonuçta hiçbiri yakışmamıştı ruhuma...&lt;br /&gt;Şimdi oturup şu pencereden; kuru bir otun ince sapını, yaprağın rüzgarda titreyişini, kargaların siyahlığını izliyorum bütün gün. Herşeyin "kendine ait" haliyle güzelliğini keşfediyorum defalarca. Yaşamımın sonunda; bir karganın titreyişi, bir yaprağın sapı, bir otun siyahlığı değil; herşeyin yerli yerinde; olduğu gibi oluşu bana huzur veren...&lt;br /&gt;Sustu yaşlı adam. Yine dışarıyı seyretmeye daldı. Kalktı iskemlenin yanından ve onu orada öylece bıraktı. Dışarı çıktı. Yaşlı adamın söylediklerini düşünüyordu.&lt;br /&gt;Yaşlı adam ona çaldıklarını mı anlatmıştı; yoksa çalınmış -kendine ait olamayan- hayatını mı?....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;span id="postmessage_2538"&gt; Anarres&lt;/span&gt;&lt;/div&gt; &lt;/td&gt; &lt;/tr&gt; &lt;tr&gt; &lt;td class="genmed" valign="bottom"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;td&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt; &lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;      &lt;span class="postbody"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27466223-115755796401481269?l=sondurakfanzin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sondurakfanzin.blogspot.com/feeds/115755796401481269/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27466223&amp;postID=115755796401481269' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27466223/posts/default/115755796401481269'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27466223/posts/default/115755796401481269'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sondurakfanzin.blogspot.com/2006/09/kleptomanik-dler.html' title='Kleptomanik Düşler'/><author><name>mantus</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01399950996178546634</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27466223.post-115736533010179089</id><published>2006-09-04T13:16:00.000+03:00</published><updated>2006-09-04T13:22:10.463+03:00</updated><title type='text'>Yaşamınızı Geri Çalın</title><content type='html'>&lt;span id="postmessage_8753"&gt; Ekonomi – yaşamın üzerinde hayatta kalmanın tahakküm altına alınması—tüm diğer tahakküm biçimlerinin sürdürülmesi için esastır. Kıtlık tehdidi olmadan, insanları gündelik çalışma ve maaş rutinine itaat etmeye mecbur etmek zor olurdu. Bizler ekonomikleştirilmiş bir dünyada doğduk. Mülkiyetin sosyal kurumu kıtlığı gündelik bir tehdit haline getirdi. İster özel isterse komünal olsun mülkiyet, birinin istediği veya ihtiyaç duyduğu şeyi basitçe almak yerine, genel olarak sadece ekonomik değişim biçiminde kabul edilmiş olan bir izin istemesinin beklendiği bir durumu yaratarak bireyi dünyadan uzaklaştırır. Bu şekilde, yoksulluğun farklı seviyeleri zengin için de dahil herkes için garanti edilmiş olur, çünkü sosyal mülkiyet kuralı altında birinin sahip olmaya müsaade edilmediği şey birinin sahip olmaya müsaade edildiği şeyin ötesine geçer. Yaşam üzerinde hayatta kalmanın tahakkümü sürdürülür.&lt;br /&gt;Yaşamlarımızı kendi kendimize yaratma arzusunda olan bizler, toplumun  sürdürülebilirliği için esas olan bu tahakkümün saldırmamız ve yıkmamız gereken bir düşman olduğunun farkındayız. Bu anlayışla, hırsızlık ve ev işgaline asi bir yaşam projesinin bir parçası olarak önem verilebilir. Refah programları, hayırsever yemeklerini yemek, çöplerden yemek ve dilenmek düzenli bir iş olmadan hayatta kalmamıza yardımcı olabilir, ama onlar ekonomiye hiçbir şekilde saldırmaz; aksine ekonominin içinde yer alırlar. Hırsızlık ve işgal etmek de hayatta kalma taktikleridirler. “Yuva hakkını” veya işgal evlerini yasallaştırmayı talep eden işgalciler, “işlerini” diğer işçiler gibi kıymetsiz eşyalarını biriktirmek için yürüten hırsızlar—bu insanların ekonomiyi yok etmek gibi bir niyetleri yoktur- onlar sadece malların adilce dağıtılmasını isterler. Fakat asi bir yaşamın parçası olarak işgal eden ve hırsızlık yapanlar bunu ekonomik mülkiyetin mantığını hiçe sayarak yaparlar. Kendi yaratmadıkları bir dünyanın taleplerine baş eğerek selamlamayı veya bu mantık tarafından empoze edilmiş kıtlığı kabul etmeyi reddeden, bu gibi asiler, imkan olduğunda herhangi birinden izin almadan arzu ettiklerini alırlar. Toplumun ekonomik kuralına meydan okuyarak, kendi dünyamızın bolluğunu geri alırız – ve bu bir ayaklanma elemidir. Sosyal kontrolü sürdürmek için, bireylerin yaşamlarının çalınması gerekiyor. Onların konumunda, bizler ekonomik olarak hayatta kalmayı, çalışmanın ve maaşın sıkıcı varoluşunu elde ettik.&lt;br /&gt;Yaşamlarımızı geri alamayız ne de onlardan dilenemeyiz. Yaşamlarımız onları geri çaldığımızda sadece kendimizin olacaktır – ve bu izin almadan istediğimiz ne varsa almak anlamına gelir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;span id="postmessage_8753"&gt;                                                                                                                                             Feral Faun &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span id="postmessage_8753"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span id="postmessage_8753"&gt;                                                                                                                Willfull Disobedience #2. sayıdan &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span id="postmessage_8753"&gt;                                                                                                                             Çeviri: Ramapithecus  &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27466223-115736533010179089?l=sondurakfanzin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sondurakfanzin.blogspot.com/feeds/115736533010179089/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27466223&amp;postID=115736533010179089' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27466223/posts/default/115736533010179089'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27466223/posts/default/115736533010179089'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sondurakfanzin.blogspot.com/2006/09/yaamnz-geri-aln.html' title='Yaşamınızı Geri Çalın'/><author><name>mantus</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01399950996178546634</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27466223.post-115697368518982429</id><published>2006-08-31T00:34:00.000+03:00</published><updated>2006-08-31T00:34:45.310+03:00</updated><title type='text'>Amazon'un Şamanları - 2</title><content type='html'>&lt;object width="425" height="350"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/GrjTTF7nN_0"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/GrjTTF7nN_0" type="application/x-shockwave-flash" width="425" height="350"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27466223-115697368518982429?l=sondurakfanzin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sondurakfanzin.blogspot.com/feeds/115697368518982429/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27466223&amp;postID=115697368518982429' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27466223/posts/default/115697368518982429'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27466223/posts/default/115697368518982429'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sondurakfanzin.blogspot.com/2006/08/amazonun-amanlar-2.html' title='Amazon&apos;un Şamanları - 2'/><author><name>mantus</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01399950996178546634</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27466223.post-115697338105300578</id><published>2006-08-31T00:28:00.000+03:00</published><updated>2006-08-31T00:29:53.136+03:00</updated><title type='text'>Amazon'un Şamanları - 1</title><content type='html'>&lt;object width="425" height="350"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/SUReikqo30E"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/SUReikqo30E" type="application/x-shockwave-flash" width="425" height="350"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27466223-115697338105300578?l=sondurakfanzin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sondurakfanzin.blogspot.com/feeds/115697338105300578/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27466223&amp;postID=115697338105300578' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27466223/posts/default/115697338105300578'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27466223/posts/default/115697338105300578'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sondurakfanzin.blogspot.com/2006/08/amazonun-amanlar-1_31.html' title='Amazon&apos;un Şamanları - 1'/><author><name>mantus</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01399950996178546634</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27466223.post-115697071131983264</id><published>2006-08-30T23:43:00.000+03:00</published><updated>2006-08-30T23:58:41.193+03:00</updated><title type='text'>Yaralanacağı Yerden Vur</title><content type='html'>&lt;span id="postmessage_17711"&gt;1. Bu Makalenin Amacı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu makalenin amacı, insan çatışmasının çok basit bir ilkesine, tekno-endüstriyel sistemin düşmanlarının dikkate almaz göründükleri ibr ilkeye dikkat çekmektir. Söz konusu ilke, herhangi bir çatışma biçiminde, eğer kazanmak istiyorsanız, düşmanınızın yaralanacağı yerine vurmanız gerektiğidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yaralanacağı yerden vurmak”tan bahsettiğimde illaki fiziksel darbelere ya da fiziksel şiddetin başka herhangi bir biçimine gönderme yapıyor olmadığımı açıklamak zorundayım. Örneğin sözlü tartışmada “yaralanacağı yerden vurmak”, iddialarınızı rakibinizin pozisyonunun en zayıf olduğu noktaya yöneltmeniz anlamına gelir. Başkanlık seçiminde, “yaralanacağı yerden vurmak”, seçimle ilgili hayati olayları barındıran durumları rakibinizden kazanmanız anlamına gelir. Ben yine de, bu tartışmayı yürütürken fiziksel çarpışmayla benzerlikler kuracağım, çünkü bu daha etkili ve açık bir yol.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birisi size yumruk attığında, kendiniz onun yumruğuna vurarak savunamazsınız, çünkü onu bu yolla yaralayamazsınız. Kavgayı kazanmak için yaralanacağı yerden vurmanız gerekir. Bu da demektir ki, yumruğun ardına geçmeli ve o kişinin bedeninin duyarlı ve zayıf yerlerine vurmalısınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kereste şirketine ait bir buldozerin evinizin yakınındaki ormanı yıktığını ve sizin de onu durdurmak istediğinizi farz edin. Toprağı yaran ve ağaçları alaşağı eden, o buldozerin kepçesidir ama kepçeye bir balyoz indirmek zaman kaybı olacaktır. Eğer balyozla kepçe üzerinde uzun ve zorlu bir çalışma yürütürseniz, ona kullanılmaz hale gelecek zararı vermeyi başarabilirsiniz (1). Fakat buldozerin geri kalanıyla kıyaslandığında, kepçe görece ucuz ve kolay yenilenebilirdir. Kepçe, yalnızca, buldozerin toprağa vurmak için kullandığı “yumruk”tur. Makineyi yenmek için “yumruğun” ardına geçmeniz ve buldozerin hayati parçalarına saldırmanız gerekir. Örneğin motor, radikallerin iyi bildiği araçlarla, az bir zaman ve çaba harcayarak tahrip edilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktada, kimseye bir buldozeri tahrip etmesini tavsiye etmediğimi vurgulamalıyım (kendi malı olmadığı sürece). Ya da bu makaledeki herhangi bir nokta, herhangi türden illegal bir faaliyeti tavsiye ediyor gibi de yorumlanmamalıdır. Ben bir mahkumum ve eğer illegal faaliyeti özendirecek olsaydım, bu makalenin hapishanenin dışına çıkmasına izin bile verilmezdi. Buldozer benzeşimini kullanıyorum, çünkü bu açık ve etkili; ve aynı zamanda radikaller tarafından takdir edilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;       2. Teknoloji Hedeftir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Çağdaş tarihsel süreci belirleyen temel değişken(in) teknolojik gelişme tarafından sağlandı”ğı (Celso Furtado) genel olarak kabul edilir. Teknoloji, dünyanın mevcut durumundan – geri kalan her şeyden daha fazla – sorumludur ve dünyanın gelecekteki gelişimini kontrol edecektir. Bu yüzden ortadan kaldırmamız gereken “buldozer”, modern teknolojinin ta kendisidir. Çoğu radikal bunun farkındadır ve bu nedenle görevin tekno-endüstriyel sistemin tümünü yok etmek olduğunu anlamaktadır. Ama maalesef, sistemi yaralandığı yerden vurma gerekliliğine çok az dikkat edilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;McDonald’s ya da Sturbuck’s ı tarumar etmek anlamsızdır. McDonald’s ya da Sturbuck’s i iplediğim için söylemiyorum. Birisinin bunları dağıtıp dağıtmaması umurumda değil. Fakat bu, devrimci faaliyet değildir. Dünyadaki tüm fast-food zinciri yok edilse bile tekno-endüstriyel sistem sonuçta asgari düzeyde bir zarara uğrayacaktır, çünkü sistem, fast-food zinciri olmadan da rahatlıkla yaşamaya devam edebilir. McDonald’s ya da Sturbuck’s a saldırdığınızda, yaralanacağı yerden vuruyor olmuyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan birkaç ay önce Danimarkalı genç bir adamdan mektup aldım. Genç adam tekno-endüstriyel sistemin yok edilmesi gerektiğine inanıyordu, çünkü – söylediği gibi – “Böyle devam edersek ne olacak?”. Bununla birlikte, göründüğü kadarıyla onun “devrimci” faaliyeti kürk çiftliklerine baskın yapmaktı. Bu faaliyet, tekno-endüstriyel sistemi zayıflatma aracı olarak, tamamen kullanışsızdır. Hayvan özgürlükçüleri kürk endüstrisini tamamen yok etmekte başarılı olsalar bile, sisteme hiç zarar vermiş olmayacaklar çünkü sistem kürkler olmadan da mükemmel bir şekilde işleyebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vahşi hayvanları kafeslere tıkmanın dayanılmaz olduğuna ve bu uygulamaya son vermenin soylu bir amaç olduğuna katılıyorum. Fakat başka soylu amaçlar da vardır: trafik kazalarının önüne geçmek, evsizler için barınak sağlamak ya da yaşlıların yolda karşıdan karşıya geçmesini sağlamak gibi. Yine de yeterince aptal olmayan kimse bunu devrimci faaliyetle karıştırmaz ya da bunların sistemi zayıf düşürecek şeyler olduğunu sanmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;       3. Kereste Endüstrisi İkincil Bir Sorundur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka bir örneği ele alırsak, aklı başında olan kimse, gerçek vahşi hayat gibi bir şeyin tekno-endüstriyel sistem var olmaya devam ettiği sürece hayatta kalabileceğine inanmaz. Çoğu çevreci radikal, bunun sistemin çöküşü için neden ve umut olduğu konusunda hem fikir. Fakat pratikte, tüm yaptıkları kereste endüstrisine saldırmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kereste endüstrisine saldırmalarına kesinlikle hiçbir itirazım yok. Aslında bu, kalben yakın hissettiğim bir sorundur ve radikallerin kereste endüstrisine karşı kazandıkları başarılardan keyif alıyorum. Buna ek olarak, burada açıklama ihtiyacı hissettiğim nedenlerle, kereste endüstrisine karşı çıkmanın sistemi yıkma çabalarının bir öğesi olması gerektiğini düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat kereste endüstrisine saldırmak sisteme karşı çalışmak için kendi başına etkili bir yol değildir; hatta pek mümkün olmasa da, radikaller dünyanın her tarafındaki keresteciliği durdurmayı başarsalar dahi, bu, sistemi alaşağı etmeyecektir. Ve vahşi hayatı kalıcı bir şekilde kurtaramayacaktır. Politik iklim er ya da geç değişecek ve kerestecilik yeniden başlayacaktır. Kerestecilik dirilmese bile, vahşi hayatın yok edileceği ya da yok edilmese de uysallaştırılacağı ve evcilleştirileceği başka olaylar olacaktır. Madencilik ve maden araştırmaları, asit yağmuru, iklim değişiklikleri ve türlerin nesillerinin tükenişi vahşi hayatı tahrip ediyor; vahşi hayat – diğer şeylerin yanı sıra, hayvanların elektronik takibi, nehirlerin planlı üretilen balıklarla doldurulması ve genetik müdaheleye uğramış ağaçların dikilmesini kapsayan yollarla – yeniden yaratım, bilimsel çalışma ve kaynak yönetimi aracılığıyla uysallaştırılıyor ve evcilleştiriliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vahşi hayat yalnızca tekno-endüstriyel sistemin yok edilmesiyle kalıcı bir şekilde korulanabilir ve sistemi kereste endüstrisine saldırarak yok edemezsiniz. Sistem kereste endüstrisi ölse de kolaylıkla ayakta kalabilir, çünkü odun ürünleri sistem için faydalı olsa da, gerekirse başka malzemelerle değiştirilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak, kereste endüstrisine saldırdığınızda sisteme yaralanacağı yerden vuruyor olmuyorsunuz. Kereste endüstrisi yalnızca, sistemin vahşi hayatı tahrip ettiği “yumruk”tur (ya da yumruklardan biridir) ve aynı yumruk yumruğa kavgada olduğu gibi, yumruğa vurarak kazanmazsınız. Yumruğun ardına geçmeli ve sistemin en duyarlı ve hayati organına vurmalısınız. Tabii, barışçıl protestolar gibi yasal araçlarla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;       4. Sistemin Dayanıklı Olmasının Nedeni&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekno-endüstriyel sistem, sözde “demokratik” yapısı ve sonuçtaki esnekliğine bağlı olarak, olağanüstü derecede dayanıklıdır. Diktatoryal sistemler katı olmaya eğilimlidirler; sisteme isabetli bir şekilde zarar verecek onu zayıflatacak toplumsal gerilimler ve direniş inşa edilebilir ve bunlar devrime yol açabilir. Fakat “demokratik” sistemde, toplumsal gerilim ve direniş tehlikeli bir şekilde inşa edildiğinde, sistem bu gerilimleri güvenli bir seviyeye çekmek için yeterince esner ve yeterince uzlaşır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1960’larda insanlar, daha çok büyük şehirlerimizin havasındaki görünür ve koklanabilir pislik kendilerini fiziksel olarak rahatsız etmeye başladığı için, çevre kirliliğinin ciddi bir sorun olduğunu fark ettiler. Çevre Koruma Ajansı’nın kurulmasına ve sorunun azaltılması için önlemler alınmasına yetecek kadar protsto baş gösterdi. Tabii ki, kirlilik sorunlarımızın çözülmekten çok çok uzak olduğunu hepimiz biliyoruz. Ancak halkın şikayetlerinin durulmasını ve sistem üstündeki baskının birkaç yıllığına azalmasını sağlayacak müdahaleler yapıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu nedenle, sisteme saldırmak bir lastik parçasına vurmaya benziyor. Çekiçle bir darbe bir döküm demiri tuzla buz edilebilir çünkü döküm demir katı ve kırılgandır. Fakat lastik parçasını ona hiç zarar vermeden yumruklayabilirsiniz çünkü esnektir: Protestonun önünde size yol verir, protestonun gücünü ve önemini yitirmesine yetecek kadar… Sonra sistem geri seker.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yüzden, sisteme yaralanacağı yerden vurmak için, sistemin geri tepmeyeceği, sonuna kadar savaşacağı konular seçmek zorundasınız. Çünkü ihtiyacınız olan, sistemle uzlaşmak değil, ölüm kalım mücadelesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;       5. Sisteme Kendi Değerlerine Göre Saldırmak Yararsızdır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sisteme onun teknolojik-temlli değerlerine göre değil, sistemin değerleriyle uyuşmaz olan değerlere göre saldırmak kesinlikle esastır. Sisteme onun değerlerine göre saldırdığınız sürece, sistemi yaralanacağı yerden vurmuş olmazsınız, sistemin yol vererek ve geri teperek protestonun altını boşaltmasına izin vermiş olursunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin, eğer kereste endüstrisine öncelikle ormanlara su kaynaklarını ve yeniden yaratım fırsatlarını korumak için gerek duyulduğu temelinde saldırırsanız, sistem kendi değerlerinden taviz vermeden protestonun içini boşaltmak için zemin sağlar: Su kaynakları ve yeniden yaratım sistemin değerleriyle tamamen uyumludur ve eğer sistem esnerse, su kaynakları ve yeniden yaratım adına keresteciliği kısıtlarsa, o halde yalnızca kendi değerler kodu için taktiksel olarak geri çekilmiş olur, yoksa stratejik bir bozguna uğramış olmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mağdurlaştırma konularını (ırkçılık, cinsiyetçilik, homofobi ya da yoksulluk gibi) öne sürerseniz, sistemin değerleriyle çatışıyor ve hatta sistemi esnemesi ve uzlaşması için bile zorluyor olmazsınız. Doğrudan sisteme yardım ediyor olursunuz. Sistemin en bilgeli destekleyicileri, ırkçılık, cinsiyetçilik, homofobi ve yoksulluğun sisteme zararlı olduğunun farkındadır ve bu nedenle sistemin kendisi mağdurlaştırmanın bu ve benzeri biçimleriyle savaşmaya uğraşır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sweatshop”lar (2), düşük ücret ve berbat çalışma koşullarıyla bazı şirketlere kar getiriyor olabilir, ama sistemin bilge destekleyicileri işçilere daha uygun davranıldığında bir bütün olarak sistemin daha iyi işlediğini çok iyi biliyorlar. Sweatshop’ları konu edindiğinizde sistemi zayıflatmıyor, onu güçlendiriyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoğu radikal, ırkçılık, cinsiyetçilik ve sweatshop’lar gibi gereksiz konular üzerine odaklanmanın cazibesine kapılıyorlar, çünkü bu daha kolay. Sistemin taviz verebileceği ve Ralph Nader, Winona La Duke, işçi sendikaları ve diğer tüm pembe reformculardan destek görebilecekleri bir konu seçiyorlar. Belki sistem baskı altında biraz geri adım atacak, eylemciler çabalarının belli bazı sonuçlarını görecekler ve bir şeyler başardıkları gibi tatminkar bir illüzyon elde edecekler. Fakat gerçekte, tekno-endüstriyel sistemi yok etmek yolunda hiç ama hiçbir şey başarmış olmayacaklar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küreselleşme konusu teknoloji sorunuyla tamamen ilgisiz değildir. “Küreselleşme” adı verilen ekonomik ve politik tedbirler paketi, ekonomik büyümeyi ve sonuçta teknolojik ilerlemeyi teşvik ediyor. Yine de, küreselleşme önemi az olan bir konudur ve devrimciler için iyi seçilmiş bir hedef değildir. Sistem küreselleşme konusunda zarar görmeden zemin sağlayabilir. Küreselleşmeyi aslında sona erdirmeden, protestoların içini boşaltmak amacıyla küreselleşmenin olumsuz çevresel ve ekonomik sonuçlarını hafifletebilir. Hatta sıkıştığında, küreselleşmeye toptan son vermek için uğraşabilir bile. Büyüme ve ilerleme yine de sürecektir, sadece biraz daha düşük bir düzeyde. Ve küreselleşmeyle savaştığınızda sistemin asıl değerlerin saldırmış olmuyorsunuz. Küreselleşme karşıtlığı, işçiler için uygun ücretleri muhafaza etmek ve çevreyi korumaktan hareket ediyor ve bunların her ikisi de sistemin değerleriyle tam anlamıyla uyumludur. (Sistem, kendi çıkarı için, çevresel bozulmanın çok ileri gitmesine izin veremez.) sonuçta, küreselleşmeyle savaştığınızda sistemi gerçekten yaralandığı yerden vurmuş olmuyorsunuz. Çabalarınız bir reformu teşvik edebilir, fakat tekno-endüstriyel sistemin alaşağı edilmesi amacı için faydasızdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;       6. Radikaller Sisteme Kesin Sonuç Getiren Noktalardan Saldırmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekno-endüstriyel sistemin imhası doğrultusunda etkili çalışmak için devrimciler, sisteme kendisinin zamin sağlamaktan çekineceği noktalarda saldırmalıdır. Sistemin hayati organlarına saldırmalılar. Tabii, “saldırı” sözcüğünü kullandığımda fiziksel saldırıya gönderme yapmıyorum, yalnızca yasal protesto ve direniş biçimlerinden söz ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;       Sistemin hayati organlarına örnekler şunlardır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;       A. Elektrik gücü endüstrisi. Sistem tamamen elektrik gücü şebekesine bağımlıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B. İletişim endüstrisi. Telefon, radyo, televizyon, e-posta ve benzerleri aracılığıyla hızlı iletişim olmadan sistem hayatta kalamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;       C. Bilgisayar endüstrisi. Hepimiz biliyoruz ki, bilgisayarlar olmadan sistem çabukça çöker.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;D. Propaganda endüstrisi. Propaganda endüstrisi, eğlence endüstrisini, eğitim sistemini, gazeteciliği, reklamcılığı, halkla ilişkileri ve aşağı yukarı tüm politika ve akıl sağlığı endüstrisini kapsar. Sistem, insanlar yeterince yumuşak başlı ve uyumlu olmadıkları ve sistemin onlarda ihtiyaç duyduğu alışkanlıklara sahip olmadıkları sürece işleyemez. İnsanlara bu ütr düşünme ve davranışları öğretmek propaganda endüstrisinin işlevidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;E. Biyoteknoloji endüstrisi. Sistem (bildiği kadarıyla) ileri biyoteknolojiye henüz fiziksel olarak bağımlı değil. Bununla birlikte, kendisi için kritik bir öneme sahip olan Biyoteknoloji konusu üzerinden karşıtlığa yol vermeye katlanamaz. Bunu birazdan tartışacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekrar: Sistemin bu hayati organlarına saldırdığınızda, bunlara sistemin değerlerine göre değil, sistemin değerleriyle uyuşmaz olan değerlere göre saldırmanız zorunludur. Örneğin, elektrik gücü endüstrisine çevreyi kirlettiğinden hareketle saldırırsanız, sistem elektrik üretmenin daha temiz yöntemlerini geliştirerek protestonun içini boşaltabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatta daha da beteri, sistem tamamen rüzgar ve güneş enerjisine geçebilir. Bu durum çevresel tahribatı azaltmak için çok işe yarayabilir ama tekno-endüstriyel sisteme son vermez. Ya da sistemin esas değerleri için bir bozgunu temsil etmez. Sisteme karşı herhangi bir şey başarmak için, bir ilke olarak, elektriğe bağımlılığın insanları isteme bağımlı kılması zemininde, elektrik gücü üretiminin tümüme saldırmalısınız. Bu, sistemin değerleriyle bağdaşmaz bir zemindir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;       7. Biyoteknoloji Politik Saldırı İçin En İyi Hedef Olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Politik saldırı için bekli de en umut verici hedef Biyoteknoloji endüstrisidir. Her ne kadar devrimciler azınlıklar tarafından tatbik edilse de, genel nüfustan bir derecede destek, sempati ya da en azından rıza gelmesi yararlı olur. Bu tür bir destek ya da rıza kazanmak politik eylemin hedeflerinden biridir. Politik saldırınızı, örneğin, elektrik gücü endüstrisine yoğunlaştıracak olursanız, radikal bir azınlık dışındakilerden destek almak aşırı derecede zor olacaktır, çünkü çoğu insan yaşama tarzlarındaki değişikliklere direnir, özellikle de onları rahatsız eden değişikliklere. Bu nedenle, çok azı elektrik kullanımına son vermeyi isteyecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat insanlar henüz kendilerini ileri biyoteknolojiye elektriğe olduğu kadar bağımlı hissetmiyorlar. Biyoteknolojiyi yok etmek hayatlarını radikal bir şekilde değiştirmeyecek. Aksine, biyoteknolojinin süre giden gelişmesinin hayat tarzlarını dönüştüreceği ve uzun zamandır var olan insan değerlerini sileceği insanlara gösterebilir. Böylece radikaller, biyoteknolojiye meydan okurken, insanın değişime yönelik doğal direnişini kendi lehlerine seferber etmeyi başarabilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve Biyoteknoloji sistemin kaybetmeyi göze alamayacağı bir konudur. Sistemin sonuna kadar savaşmak zorunda kalacağı bir konudur, ki ihtiyacımız da tam olarak bu. Fakat –bir kez daha yineleyecek olursam- biyoteknolojiye sistemin kendi değerlerine göre değil, sisteminkilerle bağdaşmaz olan değerlere göre saldırmak zorunludur. Örneğin biyoteknolojiye öncelikle onun çevreye zarar verebileceği veya genetik müdahaleye uğramış yiyeceklerin sağlığa zararlı olabileceği üzerinden saldırırsanız, sistem zemin sağlayarak veya uzlaşarak –örneğin, genetik araştırmalarda yüksek gözetim ve genetik müdahaleye uğramış mısırlarda özenli tahlil ve denetimi ortaya koyarak- saldırınızı hafifletecektir. İnsanların endişeleri böylece azalacak ve protesto sindirilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;       8. İlke Olarak Tüm Biyoteknolojiye Saldırılmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece, biyoteknolojinin şu yada bu olumsuz sonucunu protesto etmek yerine, (a) biyoteknolojinin canlıların tümüne hakaret olduğu; (b) sistemin eline çok fazla güç verdiği; (c) binlerce yıldır var olan temel insan değerlerini radikal bir şekilde dönüştüreceği; ve sistemin değerleriyle bağdaşmaz olan benzer gerekçeler dayanarak, ilke olarak modern biyoteknolojinin tümüne saldırmalısınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tür saldırıya karşılık, sistem karşılamak ve savaşmak zorunda kalacaktır. Aşırı düzeyde esneyerek saldırıyı hafifletmeye kalkışamaz, çünkü biyoteknoloji tüm teknolojik ilerleme girişimi için çok merkezidir ve sistem, esnediğinde taktiksel bir geri çekilme yapıyor olmayacak, değerler kodunda büyük bir stratejik bozguna uğruyor olacaktır. Sistemin bu değerleri yavaş yavaş yıpratılacak ve kapı, sistemin temellerini yaracak sonraki politik saldırılar için açılacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru, ABD Temsilciler Meclisi yakın zamanda insan kopyalamanın yasaklanması yönünde oy ulandı ve en azından bazı kongre üyeleri bunun için doğru gerekçeler gösterdiler. Okuduğum gerekçeler dinsel terimlerle çerçevelenmişti, fakat söz konusu dinsel terimler hakkında ne düşünürseniz düşünün, bu gerekçeler teknolojik olarak kabul edilemez gerekçelerdi. Ve önemli olan da bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu nedenle, kongre üyelerinin insan kopyalama üzerine yaptıkları oylama sistem için hakiki bir bozgundur. Fakat bu, çok ama çok küçük bir bozgundu, çünkü yasaklanmanın kapsamı çok dar –biyoteknolojinin ufacık bir bölümü etkilendi- ve zaten yakın gelecekte insan kopyalama sistem için az bir pratik faydaya sahip olacak. Fakat Temsilciler Meclisi’nin hareketi, bunun sistemin zayıf bir noktası olduğunu ve biyoteknolojinin tümüne yönelik daha geniş bir saldırının sisteme ve onun değerlerin büyük bir zarar verebileceğini akla getiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;       9. Radikaller Biyoteknolojiye Henüz Etkili Bir Şekilde Saldıramıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı radikaller biyoteknolojiye politik veya fiziksel olarak saldırıyorlar, ama bildiğim kadarıyla biyoteknolojiye karşıtlıklarını sistemin kendi değerlerine göre açıklıyorlar. Yani temel şikayetleri, çevresel yıkım ve sağlığa zarar riskleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve biyoteknoloji endüstrisine yaralanacağı yerden vurmuyorlar. Yeniden fiziksel çarpışmayla benzerlik kurarsam, farz edin ki kendinizi dev bir ahtopota karşı savunmak zorundasınız. Ahtapotun dokunaçlarının ucuna vurarak etkili bir şekilde savaşamazsınız. Kafasına saldırmak zorundasınız. Faaliyetlerini okuduğum kadarıyla, biyoteknolojiye karşı çalışan radikaller hala ahtapotun dokunaçlarının ucuna vurmaktan daha fazla bir şey yapmıyorlar. Sıradan çiftçileri genetik müdahaleye uğramış tohumları ekmemeleri konusunda ayrı ayrı ikna etmeye çalışıyorlar. Fakat Amerika’da binlerce çiftlik var, bu yüzden çiftçileri ayrı ayrı ikna etmek, genetik mühendisliğiyle savaşmak için aşırı derecede verimsiz bir yol. Biyoteknolojik işle uğraşan araştırmacı bilim adamlarını ya da Monsanto gibi şirketlerin yöneticilerini biyoteknoloji endüstrisini terk etmeleri konusunda ikna etmek çok daha etkili olacaktır. İyi araştırmacı bilim adamları özel yetenekleri ve kapsamlı eğitimleri olan insanlardır, bu nedenle yenilerini bulmak zor olur. Aynısı, şirketlerin yüksek yöneticileri için de geçerli. Bunların birkaçını biyoteknolojiden uzaklaşmaları yönünde ikna etmek, biyoteknolojiye, bin çiftçiyi genetik müdahaleye uğramış tohumları ekmemesi konusunda ikna etmekten çok daha fazla zarar verecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;       10. Yaralanacağı Yerden Vur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sisteme politik saldırı için biyoteknolojinin en iyi konu olduğunu düşünmekte haklı olup olmadığım tartışmaya açıktır. Fakat bugün radikallerin, enerjilerinin çoğunu teknolojik sistemin ayakta kalmasıyla hemen hemen hiç ilgisi olmayan konulara harcadıkları tartışmasız. Hatta doğru konuyu işaret ettiklerinde bile, yaralanacağı yerden vurmuyorlar. Bu yüzden radikallerin küreselleşme üzerinde öfkeli tepinmeler yapmak için sonraki dünya ticaret zirvesine koşturmak yerine, üzerine düşünmek için zaman ayırmaları gereken şey, sisteme gerçekten yaralanacağı yerden nasıl vuracakları olmalıdır. Yasal yollarla tabii.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                                                      &lt;/span&gt;&lt;span id="postmessage_17711"&gt; Ted Kaczynski &lt;/span&gt;&lt;span id="postmessage_17711"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Kaczynski’nin bu makalesi Gren Anarchy dergisinin Bahar 2002 tarihli 8. sayısında yayınlanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(1) Vurguların tümü Kaczynski’ye aittir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(2) Sweatshop: İşçilerin düşük ücret karşılığında, kötü koşullarda uzun mesaiyle çalıştığı iş yeri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çeviren: A.Ç.M.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynak: UYGARLIĞA KARŞI İNTERNET AĞI  &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27466223-115697071131983264?l=sondurakfanzin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sondurakfanzin.blogspot.com/feeds/115697071131983264/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27466223&amp;postID=115697071131983264' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27466223/posts/default/115697071131983264'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27466223/posts/default/115697071131983264'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sondurakfanzin.blogspot.com/2006/08/yaralanaca-yerden-vur.html' title='Yaralanacağı Yerden Vur'/><author><name>mantus</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01399950996178546634</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27466223.post-115688696889453558</id><published>2006-08-30T00:28:00.000+03:00</published><updated>2006-08-30T00:29:29.556+03:00</updated><title type='text'>Aromaterapi</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: Verdana; color: black;"&gt;Aromaterapi, bitkisel Aroma yağları ile terapi uygulama yöntemidir. Aromaterapi'de kullanılan yağlar, bitkilerin kök, çiçek, yaprak vs. bölümlerinden elde edilen saf uçucu yağlardır.&lt;br /&gt;&lt;!--[if gte vml 1]&gt;&lt;v:shapetype id="_x0000_t75" coordsize="21600,21600" spt="75" preferrelative="t" path="m@4@5l@4@11@9@11@9@5xe" filled="f" stroked="f"&gt;  &lt;v:stroke joinstyle="miter"&gt;  &lt;v:formulas&gt;   &lt;v:f eqn="if lineDrawn pixelLineWidth 0"&gt;   &lt;v:f eqn="sum @0 1 0"&gt;   &lt;v:f eqn="sum 0 0 @1"&gt;   &lt;v:f eqn="prod @2 1 2"&gt;   &lt;v:f eqn="prod @3 21600 pixelWidth"&gt;   &lt;v:f eqn="prod @3 21600 pixelHeight"&gt;   &lt;v:f eqn="sum @0 0 1"&gt;   &lt;v:f eqn="prod @6 1 2"&gt;   &lt;v:f eqn="prod @7 21600 pixelWidth"&gt;   &lt;v:f eqn="sum @8 21600 0"&gt;   &lt;v:f eqn="prod @7 21600 pixelHeight"&gt;   &lt;v:f eqn="sum @10 21600 0"&gt;  &lt;/v:formulas&gt;  &lt;v:path extrusionok="f" gradientshapeok="t" connecttype="rect"&gt;  &lt;o:lock ext="edit" aspectratio="t"&gt; &lt;/v:shapetype&gt;&lt;v:shape id="_x0000_i1025" type="#_x0000_t75" alt="" style="'width:.75pt;"&gt;  &lt;v:imagedata src="file:///C:\DOCUME~1\haydard\LOCALS~1\Temp\msohtml1\01\clip_image001.png" href="http://www.minidev.com/images/spacer.gif"&gt; &lt;/v:shape&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if !vml]--&gt;&lt;img src="file:///C:/DOCUME%7E1/haydard/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif" shapes="_x0000_i1025" height="7" width="1" /&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;br /&gt;Aromaterapi çok eskiye dayanan bir tedavi yöntemidir. Köklerini Hindistan ve Çin uygarlıklarında görebiliriz. Mısırlılar ise aroma yağlarını mumyalamada ve ayinlerde kullanmışlardır. Aromaterapi daha sonra Mısır'dan Yunan uygarlığına geçmiş, oradan da bütün dünyaya yayılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;!--[if gte vml 1]&gt;&lt;v:shape id="_x0000_i1026" type="#_x0000_t75" alt="" style="'width:.75pt;height:5.25pt'"&gt;  &lt;v:imagedata src="file:///C:\DOCUME~1\haydard\LOCALS~1\Temp\msohtml1\01\clip_image001.png" href="http://www.minidev.com/images/spacer.gif"&gt; &lt;/v:shape&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if !vml]--&gt;&lt;img src="file:///C:/DOCUME%7E1/haydard/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif" shapes="_x0000_i1026" height="7" width="1" /&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;br /&gt;Eski zamanlarda aromaterapi bir koruyucu hekimlik sistemi idi. Ama dünyada ilaç sanayii başlayınca ve hazır ucuz ilaç elde edilince, zahmetli olan bu işlemden zamanla vazgeçilmiş ve aromaterapi gündemden kaybolmuştur.&lt;br /&gt;&lt;!--[if gte vml 1]&gt;&lt;v:shape id="_x0000_i1027" type="#_x0000_t75" alt="" style="'width:.75pt;height:5.25pt'"&gt;  &lt;v:imagedata src="file:///C:\DOCUME~1\haydard\LOCALS~1\Temp\msohtml1\01\clip_image001.png" href="http://www.minidev.com/images/spacer.gif"&gt; &lt;/v:shape&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if !vml]--&gt;&lt;img src="file:///C:/DOCUME%7E1/haydard/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif" shapes="_x0000_i1027" height="7" width="1" /&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;br /&gt;Yüzyılımızın başlarında Fransız Kimyager Doktor Gattefosse, laboratuvarında yaptığı bir deney esnasında kaza ile elini yakmış (gaz lambası ile), o sırada elinde bulunan şişeden dökülen lavanta yağının elini süratle iyileştirdiğini farketmiştir. Daha sonra yaptığı araştırmalar sonucunda yağların, güçlü antiseptik, mikrop öldürücü, iyileştirici, hızlı hücre yenileyici etkilerinin olduğunu saptamıştır. Ayrıca aroma yağlarının kan dolaşımı yardımı ile lenf sistemine ulaştığını ve hücre arası sıvı (extra cellular fluid) yolu ile iyileştirdiğini kanıtlamıştır. Diğer bir Fransız, Dr. Jean Valnet ve Madam Maury da bu konuda iyi araştırma yapan uzmanlar arasındadır. Dr. Jean Valnet, İkinci Dünya Savaşı'nda aromaterapiyi, yaraları tedavi etmek ve çabuk iyileştirmek için geniş olarak kullanmıştır. Bir biyokimyacı olan Madam Maury ise konuyu, kozmetik ve gençleşme tedavilerine kadar yaygınlaştırmıştır. Günümüzde Avrupa'da, özellikle İngiltere ve Fransa'da popülerlik kazanan bu yöntem, zamanla bir yaşam biçimi haline gelmiş bulunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;!--[if gte vml 1]&gt;&lt;v:shape id="_x0000_i1028" type="#_x0000_t75" alt="" style="'width:.75pt;height:11.25pt'"&gt;  &lt;v:imagedata src="file:///C:\DOCUME~1\haydard\LOCALS~1\Temp\msohtml1\01\clip_image001.png" href="http://www.minidev.com/images/spacer.gif"&gt; &lt;/v:shape&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if !vml]--&gt;&lt;img src="file:///C:/DOCUME%7E1/haydard/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif" shapes="_x0000_i1028" height="15" width="1" /&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size: 10.5pt; font-family: Verdana; color: red;"&gt;YAĞLAR&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style="font-family: Verdana; color: black;"&gt;&lt;br /&gt;Bitkilerde doğal olarak oluşan yağların, bitkinin gerçek özü olduğu ve de hiçbirinin diğerine eşit olmadığı düşünülmektedir. Bitki metabolizmasının artıkları da olabilecek bu ürünlerin, tam olarak ne olduğunu hiç kimse bilmemektedir. Bunlar bitkinin değişik bölümlerinde oluşur ve dolaşırlar, örneğin akşamları çiçeklerde çok yoğun olan esanslar, sabahları yapraklarda toplanabilir. Bir bitkinin özel bir yerinden elde edilen bir esansın kimyasal ve tıbbi özellikleri, bitkinin ait olduğu kısmına göre farklılıklar gösterebilir. Örneğin portakal ağacı çiçeğinden elde edilen esans, insan vücudunda, portakal kabuğundan elde edilene göre çok farklı etki gösterir. Onun için yağları ve özelliklerini çok iyi bilmek gerekir.&lt;br /&gt;&lt;!--[if gte vml 1]&gt;&lt;v:shape id="_x0000_i1031" type="#_x0000_t75" alt="" style="'width:.75pt;height:5.25pt'"&gt;  &lt;v:imagedata src="file:///C:\DOCUME~1\haydard\LOCALS~1\Temp\msohtml1\01\clip_image001.png" href="http://www.minidev.com/images/spacer.gif"&gt; &lt;/v:shape&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if !vml]--&gt;&lt;img src="file:///C:/DOCUME%7E1/haydard/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif" shapes="_x0000_i1031" height="7" width="1" /&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Uçucu Yağlar (Essential Oils)&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Dünyada her organın ve organizmanın gözle görülemeyen ve ölçülemeyen bir enerjisi (ruhu) vardır. Bitkilerde ise bu enerji, onların uçucu yağlarında saklıdır.&lt;br /&gt;&lt;!--[if gte vml 1]&gt;&lt;v:shape id="_x0000_i1032" type="#_x0000_t75" alt="" style="'width:.75pt;height:5.25pt'"&gt;  &lt;v:imagedata src="file:///C:\DOCUME~1\haydard\LOCALS~1\Temp\msohtml1\01\clip_image001.png" href="http://www.minidev.com/images/spacer.gif"&gt; &lt;/v:shape&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if !vml]--&gt;&lt;img src="file:///C:/DOCUME%7E1/haydard/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif" shapes="_x0000_i1032" height="7" width="1" /&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;br /&gt;Yağ özleri bitkilerin hormonu sayılır ve bizim vücudumuzdaki hormonlara eş değerde bir görev üstlenir (canlandırıcı, ateşleyici, aracı). Bu uçucu yağ özleri bitkinin içinde dolaşarak ve hormonlarını şekerli ortamda birbirine bağlayarak, bitkinin bütün yaşamı boyunca, çok az miktarda üretilirler.&lt;br /&gt;Uçucu yağ özleri, elde edildikleri bitkilerin yapısına göre insan vücudunda iyileştirici etki yaratır. Bu etkinin doğru elde edilmesi için gerekli miktarlarda ve uygun yöntemlerle uygulanması gerekir. Terapide kullanılan uçucu yağlar, kan dolaşımı yolu ile arzu edilen bölgeye ulaşırlar. Örneğin, baş ağrısı için kullanılan bir ağrı kesici ilacın, kan dolaşımı yolu ile sinir sistemine ulaşıp ağrıyı kesmesi gibi, aroma yağları da aynı etkiyi yaratır. Buradaki tek fark, aroma yağlarının sinirleri yatıştırmak yerine, ağrıya neden olan dengesizliğin düzelmesi için gerekli ortamı yaratmasıdır. Uçucu yağlar doğal ürünlerdir ve yan etkileri çok azdır. Doğru kullanılırsa farmakolojik ilaçlardan faydalıdır.&lt;br /&gt;&lt;!--[if gte vml 1]&gt;&lt;v:shape id="_x0000_i1033" type="#_x0000_t75" alt="" style="'width:.75pt;height:5.25pt'"&gt;  &lt;v:imagedata src="file:///C:\DOCUME~1\haydard\LOCALS~1\Temp\msohtml1\01\clip_image001.png" href="http://www.minidev.com/images/spacer.gif"&gt; &lt;/v:shape&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if !vml]--&gt;&lt;img src="file:///C:/DOCUME%7E1/haydard/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif" shapes="_x0000_i1033" height="7" width="1" /&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Temel Yağlar (Base oils)&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Çoğu bitkisel özlü yağlar aromaterapide taşıyıcı yağ olarak kullanılabilir. Seçilen yağın yapısı ve tedaviye uygun olması alınacak sonucu güçlendirir. Genellikle yüz bölgesinde kullanılacak olan bir yağın hafif yapıda ve vitaminli olması, tedavinin etkisini güçlendirir. Örneğin yayoba yağı veya çayırnergisi yağı, ciltte genel yatıştırıcı ve iyileştirici etki yarattığı için, cilt problemlerinde kullanılması, tedavinin etkisini güçlendirir. Binbirdelikotu yağı, sinirsel gerginlik veya depresyon durumlarında uygulandığında çift etki sağlar. Buğday tohumu yağı ise, güçlü E vitamini içerdiği için yaşlı kişilerde uygulanması daha uygundur, vs. Burada esas olan bakım esnasında seçilecek yağın kişinin terapi amacına uygun olması ve terapinin etkisine uyum sağlamasıdır. Örneğin, uyarıcı bir terapide aşırı uyuşturucu etkideki bir yağ kullanılmazken, aşırı sinirli olan bir kişi tedavi ediliyorsa, ağır koku bırakabilen bir temel yağ seçilmemelidir. Örneğin; zeytinyağı.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: Verdana; color: black;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size: 10.5pt; font-family: Verdana; color: red;"&gt;Ana Aroma Yağları: (Zararsız)&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style="font-family: Verdana; color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;1.&lt;/b&gt; Clary sage - Adaçayı.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;2.&lt;/b&gt; Lavander - Lavanta.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;3.&lt;/b&gt; Ylang Ylang - Kananga.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;4.&lt;/b&gt; Chamomile - Papatya.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;5.&lt;/b&gt; Peppermint - İngiliz Nanesi.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;6.&lt;/b&gt; Rose - Gül.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;7.&lt;/b&gt; Rosemary - Biberiye.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;8.&lt;/b&gt; Sandalwood - Sandal.&lt;br /&gt;&lt;!--[if gte vml 1]&gt;&lt;v:shape id="_x0000_i1034" type="#_x0000_t75" alt="" style="'width:.75pt;height:5.25pt'"&gt;  &lt;v:imagedata src="file:///C:\DOCUME~1\haydard\LOCALS~1\Temp\msohtml1\01\clip_image001.png" href="http://www.minidev.com/images/spacer.gif"&gt; &lt;/v:shape&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if !vml]--&gt;&lt;img src="file:///C:/DOCUME%7E1/haydard/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif" shapes="_x0000_i1034" height="7" width="1" /&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Yüz ve vücut için kullanılan Temel Yağlar:&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;1.&lt;/b&gt; Susam yağı - Yayoba yağı (Tüm ciltlere uygundur)&lt;br /&gt;&lt;b&gt;2.&lt;/b&gt; Havuç yağı - Hawaii Ceviz yağı (Hücre yenileyici)&lt;br /&gt;&lt;b&gt;3.&lt;/b&gt; Sarısabır yağı - Çayırnergisi (Hassas yapılı ciltler)&lt;br /&gt;&lt;b&gt;4.&lt;/b&gt; Buğday Özü yağı - Zerdali Çekirdeği yağı (Olgun ciltler)&lt;br /&gt;&lt;!--[if gte vml 1]&gt;&lt;v:shape id="_x0000_i1035" type="#_x0000_t75" alt="" style="'width:.75pt;height:5.25pt'"&gt;  &lt;v:imagedata src="file:///C:\DOCUME~1\haydard\LOCALS~1\Temp\msohtml1\01\clip_image001.png" href="http://www.minidev.com/images/spacer.gif"&gt; &lt;/v:shape&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if !vml]--&gt;&lt;img src="file:///C:/DOCUME%7E1/haydard/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif" shapes="_x0000_i1035" height="7" width="1" /&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;br /&gt;Aroma yağların kullanımında dikkat edilmesi gereken bazı hususlar bulunmaktadır. Şimdi bunlara kısaca değinelim;&lt;br /&gt;Aromaterapi alternatif koruyucu hekimlik sistemine dayanan bir tedavi yöntemidir. Önemli hastalıklarda doktor kontrolu olmadan tek başına aromaterapi kullanılmamalıdır.&lt;br /&gt;&lt;!--[if gte vml 1]&gt;&lt;v:shape id="_x0000_i1036" type="#_x0000_t75" alt="" style="'width:.75pt;height:5.25pt'"&gt;  &lt;v:imagedata src="file:///C:\DOCUME~1\haydard\LOCALS~1\Temp\msohtml1\01\clip_image001.png" href="http://www.minidev.com/images/spacer.gif"&gt; &lt;/v:shape&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if !vml]--&gt;&lt;img src="file:///C:/DOCUME%7E1/haydard/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif" shapes="_x0000_i1036" height="7" width="1" /&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;br /&gt;Aromaterapi yapılan kişi aynı anda reçeteli bir ilaç kullanmakta ise aromaterapi tedavisi uygulanmaz. Zira belirli yağlar ilaçların etkisini nötrleştirir veya yan etki yaratabilir.&lt;br /&gt;Önerilen dozun üzerinde bir doz kullanılmamasına özen gösterilmelidir.&lt;br /&gt;Aynı yağı ve karışımı uzun süre kullanmamak gerekir.&lt;br /&gt;Bebeklerde, çocuklarda ve yetişkinlerde farklı bir doz gerekir. Bazı yağlar ise asla kullanılmamalıdır.&lt;br /&gt;Kullanılacak olan yağlar inceltilerek kullanılmalı ve kesinlikle ağız yoluyla alınmamalıdır.&lt;br /&gt;Hassas olan ciltlerde kullanılacak olan yağın test edilmesi gerekir. Eğer herhangi bir reaksiyon oluşmaz ise o zaman yağ rahatlıkla kullanılabilir.&lt;br /&gt;&lt;!--[if gte vml 1]&gt;&lt;v:shape id="_x0000_i1037" type="#_x0000_t75" alt="" style="'width:.75pt;height:5.25pt'"&gt;  &lt;v:imagedata src="file:///C:\DOCUME~1\haydard\LOCALS~1\Temp\msohtml1\01\clip_image001.png" href="http://www.minidev.com/images/spacer.gif"&gt; &lt;/v:shape&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if !vml]--&gt;&lt;img src="file:///C:/DOCUME%7E1/haydard/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif" shapes="_x0000_i1037" height="7" width="1" /&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;0-4&lt;/b&gt; yaş grubu bebeklerde sadece lavanta ve papatya kullanılabilir. Kullanım dozu düşük olmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;4-7&lt;/b&gt; yaş grubunda ise, lavanta, papatya, mandalina, gül ve palmarosa yağları çok düşük dozlarda kullanılır. Alerjisi olmayan çocuklarda hintdefnesi ve sedir kullanılabilir.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;7-12&lt;/b&gt; yaş grubunda tüm yağlar kullanılabilir. Kullanılan doz, yetişkinlerde kullanılan dozun yarısı kadar olmalıdır.&lt;br /&gt;Güneşte ve solaryumla birlikte kullanılmaması gereken yağlar ise şunlardır: Bergamot, greyfurt, limon, ağaçkavunu, portakal, turunç, melekotu.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Yüksek tansiyonu&lt;/b&gt; olan kişilerde Biberiye kullanılmamalıdır.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Sara / epilepsi&lt;/b&gt; rahatsızlığı olan kişilerde rezene, ökaliptus ve kekik kullanılmaz. Biberiye ise çok az dozda kullanılır.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Şeker hastalığı&lt;/b&gt; söz konusu ise, ökaliptus, ıtır ve limon kullanılmamalıdır.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Hamileliğin&lt;/b&gt; ilk 4 ayında aromaterapi yağları kullanılmamalı, 4'üncü aydan sonra, papatya, lavanta, ağaçkavunu, turunç, palmarosa, portakal, hintdefnesi, fasturuncu hafifletilmiş dozlarda kullanılmalıdır.&lt;br /&gt;Hamilelikte sakıncalı yağlar: (bu yağlar kas spazmına ve düşüğe neden olablilir) Karanfil, fesleğen, yalancı mirha, ardıç, biberiye, tatlı mercangüç, oğulotu, adaçayı, rezene, anason, servi, yasemin, hardal, karaturp, ingiliznanesi, kekik, gerçek melisa'dır.&lt;br /&gt;Saf olarak kullanımı sakıncalı yağlar, anason, hintlimonu, havuç tohumu, tarçın, karanfil, kekik ve kafur'dur.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Toksik etkili ve hormon dengesini bozabilen yağlar&lt;/b&gt; ise, Amerikan pennyroyal, pennyroyal, mugword ve ruharuts'dur.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Yüz bölgesinde&lt;/b&gt; kullanılması sakıncalı olan yağlar tarçın ve karanfildir.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Hassas ciltlerde&lt;/b&gt; sakıncalı yağlar: Tüm asitli yağlar. Fesleğen, rezene, hintlimonu, biberiye ve lemon verbena'dır.&lt;br /&gt;&lt;!--[if gte vml 1]&gt;&lt;v:shape id="_x0000_i1029" type="#_x0000_t75" alt="" style="'width:.75pt;height:11.25pt'"&gt;  &lt;v:imagedata src="file:///C:\DOCUME~1\haydard\LOCALS~1\Temp\msohtml1\01\clip_image001.png" href="http://www.minidev.com/images/spacer.gif"&gt; &lt;/v:shape&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if !vml]--&gt;&lt;img src="file:///C:/DOCUME%7E1/haydard/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif" shapes="_x0000_i1029" height="15" width="1" /&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size: 10.5pt; font-family: Verdana; color: red;"&gt;AROMATERAPİ TEDAVİSİNİ YAVAŞLATAN NEDENLER:&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style="font-family: Verdana; color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;1.&lt;/b&gt; Cilt tıkalı ve cansız ise, yağların emilimi zayıflar.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;2.&lt;/b&gt; Kan dolaşımı zayıflığı yağların vücutta dolaşmasını yavaşlatır.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;3.&lt;/b&gt; Stres oranı aromaterapi etkisini zayıflatır, kasların gergin olması tedavinin etkisini değiştirir.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;4.&lt;/b&gt; Kabızlık ve vücutta toksik maddelerin artması. Aşırı kirli hava, sigara, alkol kulllanımı vs.&lt;br /&gt;&lt;!--[if gte vml 1]&gt;&lt;v:shape id="_x0000_i1030" type="#_x0000_t75" alt="" style="'width:.75pt;height:11.25pt'"&gt;  &lt;v:imagedata src="file:///C:\DOCUME~1\haydard\LOCALS~1\Temp\msohtml1\01\clip_image001.png" href="http://www.minidev.com/images/spacer.gif"&gt; &lt;/v:shape&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if !vml]--&gt;&lt;img src="file:///C:/DOCUME%7E1/haydard/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif" shapes="_x0000_i1030" height="15" width="1" /&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size: 10.5pt; font-family: Verdana; color: red;"&gt;TEDAVİ YAPILMAMASI GEREKEN DURUMLAR:&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style="font-family: Verdana; color: black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;1.&lt;/b&gt; Ateşli hastalıklar ve ateş&lt;br /&gt;&lt;b&gt;2.&lt;/b&gt; Deri veya eklem iltihapları.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;3.&lt;/b&gt; Bilinmeyen kaşıntı ve kızarıklıklar.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;4.&lt;/b&gt; Ödem ve şişmeler (Bilinmeyen iltihaplı durumlar)&lt;br /&gt;&lt;b&gt;5.&lt;/b&gt; Yara bereler (Açık yaralar)&lt;br /&gt;&lt;b&gt;6.&lt;/b&gt; Spor yaralanmaları - Burkulmalar (Akut durumlarda)&lt;br /&gt;&lt;b&gt;7.&lt;/b&gt; Adele yırtılmaları veya bağdokusu zedelenmeleri.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;8.&lt;/b&gt; Kırık kemikler.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;9.&lt;/b&gt; Yanıklar (Açık yara söz konusu ise)&lt;br /&gt;&lt;b&gt;10.&lt;/b&gt; Varisler (direkt olarak üzerinde masaj baskısı uygulanmaz)&lt;br /&gt;&lt;b&gt;11.&lt;/b&gt; Kanser. Ancak bölgesel ise (masajla yayma söz konusu ise)&lt;br /&gt;&lt;b&gt;12.&lt;/b&gt; Yeni ameliyat ve yaralanmalar.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27466223-115688696889453558?l=sondurakfanzin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sondurakfanzin.blogspot.com/feeds/115688696889453558/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27466223&amp;postID=115688696889453558' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27466223/posts/default/115688696889453558'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27466223/posts/default/115688696889453558'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sondurakfanzin.blogspot.com/2006/08/aromaterapi.html' title='Aromaterapi'/><author><name>mantus</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01399950996178546634</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27466223.post-114857218613372715</id><published>2006-05-25T18:44:00.000+03:00</published><updated>2006-05-25T18:49:52.296+03:00</updated><title type='text'>Konuşan Ruhlar</title><content type='html'>Bir çok söz duydum ama hiçbiri yapılamadı ,güzel sözler uzun sürmedikçe birşey ifade etmezler. Sözler benim ölülerimi geri getiremez.Beyaz adamın istila ettigi ülkeminde karşılığını ödemez.Onlar babalarımızın mezarlarını korumaz. Atlarımız ve hayvanlarımızın değerini ödemez.Güzel sözler bana çocuklarımı geri veremez.Güzel sözler bize sağlık vermeyecek ve onlar ölümleri durdurmayacak.Güzel sözler halkıma istedikleri yerlede özgür ve mutlu yaşamaları icin bir vatan vermeyecek.Konuşmaktan yoruldum ve bunlar kalbimi yaraladı,birçok güzel söz ve yerine getirilmeyen söz hatırlıyorum.Bunlar konuşmaya layık olmadıkları halde konuşanların sözleriydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt; HIN-MAH-TU-YAH-LAT-KEH (&lt;/span&gt;Dağlarda Gümbürdeyen Gökgürültüsü - Nez Perche Reisi)&lt;b&gt; &lt;/b&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27466223-114857218613372715?l=sondurakfanzin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sondurakfanzin.blogspot.com/feeds/114857218613372715/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27466223&amp;postID=114857218613372715' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27466223/posts/default/114857218613372715'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27466223/posts/default/114857218613372715'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sondurakfanzin.blogspot.com/2006/05/konuan-ruhlar.html' title='Konuşan Ruhlar'/><author><name>mantus</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01399950996178546634</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27466223.post-114831769004835416</id><published>2006-05-22T20:00:00.000+03:00</published><updated>2006-05-22T20:08:27.120+03:00</updated><title type='text'>Kapitalizme Karşı Bünyeyi Güçlendir!</title><content type='html'>&lt;p style="margin-bottom: 0cm; text-indent: 0.21cm;" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size: 8pt;font-family:Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:100%;"  &gt;&lt;b&gt;Ne Haber?&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; text-indent: 0.21cm;" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size: 8pt;font-family:Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:100%;"  &gt;Çok klasik bir başlangıç olacak ama yine de; TOPRAK! KOMÜN! ÖZGÜRLÜK!&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; text-indent: 0.21cm;" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size: 8pt;font-family:Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:100%;"  &gt;Evvela rutine binmiş dönemlik ataletten uyananlar olarak birbirimize şöyle bir gerine gerine – esneye esneye &lt;i&gt;“günaydın!”&lt;/i&gt; diyelim.. Her yerimiz tutulmuş olsa gerek :) &lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; text-indent: 0.21cm;" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size: 8pt;font-family:Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:100%;"  &gt;Kısaca şöyle bir açıklama yapıp, yazının mesnedini açıklayıp hemen mevzuya girelim, özet olarak şöyle ki; birbirimizin başına ekşiyeceğiz, çorap öreceğiz, olmadık işlere burnumuzu sokacağız... Mis! Niyet bu; olur, olmaz, ne kadar olur, zamanla göreceğiz.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; text-indent: 0.21cm;" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size: 8pt;font-family:Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:100%;"  &gt;Bu güne kadar ne oldu, ne bitti bunları yeri geldikçe açarız, tecrübelerimizi paylaşırız. Elbette ki &lt;i&gt;“herkesin bir hikayesi vardır adamım”&lt;/i&gt; ama şimdi &lt;i&gt;flashback&lt;/i&gt; yapmak yerine cebimizde neler var bir dökelim.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; text-indent: 0.21cm;" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size: 8pt;font-size:100%;" &gt;&lt;u&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-family:Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;İstanbul- MekAn&lt;span style="font-style: normal;"&gt;:&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/u&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; text-indent: 0.21cm; font-style: normal; text-decoration: none;" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size: 8pt;font-family:Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:100%;"  &gt;Kara ev, Kara kelebek, Daire-A derken hepsini birer birer kapadık... Sıra MekAn'da... En naif ama başarılı çalışma MekAn'dı ki yine de 700 ytl civarında ki birikmiş -acil- borcu sadece can sıkıcı değil hayati de... Neden böyle olduğuna dair soruları es geçelim, zira artık bu &lt;i&gt;“tecrübe”&lt;/i&gt;ler kabak tadı vermeye başladı. Faydalı soru şudur; ödüyor muyuz yoksa elimizi ensemize vurup yükte hafif pahada ağır eşyalarımızı toparlayıp tüyüyor muyuz? Duygusal davranmayalım, oturup kâr-zarar hesabını yapalım kararı verelim. Yine de 350 ytl gibi bir kısmı mecburen ödenecek.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; text-indent: 0.21cm; font-style: normal;" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size: 8pt;font-family:Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:100%;"  &gt;&lt;u&gt;&lt;b&gt;Kapitalizme karşı bünyeyi güçlendirmek:&lt;/b&gt;&lt;/u&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; text-indent: 0.21cm; font-style: normal; text-decoration: none;" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;“&lt;span style="font-size: 8pt;"&gt;&lt;i&gt;Kapitalizmin kıçını tekmelemek için bacakları güçlendir!”&lt;/i&gt; diyoruz, fena mı ediyoruz?&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; text-indent: 0.21cm; font-style: normal; text-decoration: none;" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size: 8pt;font-family:Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:100%;"  &gt;Sinop dönüşünde birden bire kafamızı karıştırırken bulduk bu fikri. Şimdi şöyle bir taslak var ki yine ne olur ne kadar olur beraber göreceğiz:&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; text-indent: 0.21cm; font-style: normal; text-decoration: none;" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size: 8pt;font-family:Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:100%;"  &gt;400 km civarında bir etap. İstanbul'dan basılıyor pedallara; Kocaeli, Sakarya, Bursa derken orada bir duruyoruz. E malum, demesi kolay; 400 km, yaz sıcağında... Muhtemelen çok da abartılmıyor. Oradan Balıkesir'e ve atla feribota ver elini İstanbul. Olur da devam edilmek istenir, artık Çanakkale mi yoksa devamı da gelir mi göreceğiz. Yol üzerinde ne mi yapılıyor? Amiyane tabiri ile misyonerlik...&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; text-indent: 0.21cm; font-style: normal; text-decoration: none;" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size: 8pt;font-family:Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:100%;"  &gt;Bir dönemler farklı metotlar ile yapıldı, tekrar yapılsın; zira işe yarardır, işe yararlığı teoride-pratikte sabittir.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; text-indent: 0.21cm; font-style: normal; text-decoration: none;" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size: 8pt;font-family:Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:100%;"  &gt;Projenin bu birinci ayağında; temmuz gibi çıkılsın yola bir ay boyunca bu 400 km aşılsın, propagandası, ajitasyonu, sohbeti-istişaresi yapılsın, olsun muhabbet vd... İstanbul'a dönüş BarışaRock-2006'ya denk getirile bilinir orada da bir stant açılır yine propagandası, ajitasyonu, sohbeti-istişaresi, olsun muhabbet... Fanzini broşürüde olur artık nasıl halledilirse.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; text-indent: 0.21cm; font-style: normal; text-decoration: none;" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size: 8pt;font-family:Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:100%;"  &gt;Ama muhabbet olsun diye değil, daha ikinci ayağı var; O ise biraz uzun vadeli, bir senelik bir proje ve nihayetinde bir taşıt edinip fosil yakıtla çalışmayacak şekilde modifiyesi lazım. Küçük, 3000-5000 km menzilli bir minibüs olabilir bu yahut romôrklü birer motosiklet. Artık birazda kelle sayısı önemli olacak o noktada. Muhtemelen 1 Mayıs, miting sonrası gaza basılır ve aynı şekilde tayin edilen güne değin sürer ya da el değiştirerek gittiği yere kadar gider. Bilgi vermek için bunun maliyetinin 3000 ila 4500 ytl arası olduğu söylene bilinir.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; text-indent: 0.21cm; font-style: normal; text-decoration: none;" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size: 8pt;font-family:Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:100%;"  &gt;Ek olarak, misal; kırsal kamp... Bu yapılacak, mümkün olan en az teçhizat ile... Tırmanış ve barınma kabiliyetleri üzerine. Bakalım bünyeler ne kadar dayanacak? :)&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; text-indent: 0.21cm; font-style: normal; text-decoration: none;" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size: 8pt;font-family:Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:100%;"  &gt;Bahçecilik var: Bunu kendi kişisel imkanlarımız ile yapmaya çalışacağız. Bahçe toplayıcılığı ve pazar işleri... Elimizde yedi dönümlük bir imkan var bakalım fırsat olacak mı yahut değerlendirebilecek miyiz? Bu biraz muğlak.. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; text-indent: 0.21cm; font-style: normal;" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size: 8pt;font-family:Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:100%;"  &gt;&lt;u&gt;&lt;b&gt;Taşra ile dayanışma:&lt;/b&gt;&lt;/u&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; text-indent: 0.21cm; font-style: normal; text-decoration: none;" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size: 8pt;font-family:Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:100%;"  &gt;Böyle sanki hadisenin merkezindeymişçesine, oralara da bir el atalım tekrardan gibilerinden değil. Ama şimdi eğri oturalım doğru konuşalım, kitabıydı dergisiydi gibi türlü neşriyat işi İstanbul'dan bağlanır. Bunun yanı sırada oralarda çıkan fanzinlere ne kadar kolay ulaşabiliyoruz? Büyük şehirler dışındaki anarşistler/ asiler diğer neşriyatlara ne kadar ulaşabiliyor? Bazı yayınları daha ucuza paylaşabilir miyiz? Yahut yapılmak istenenler ne kadar motive edile biliniyor? Genel olarak birbirimize ne kadar destek olabiliyoruz? İlişkilerimiz ne boyutta? “Merhaba-Merhaba” mı? Öyle ahbaplık kurup da dayanışmamak olmaz.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; text-indent: 0.21cm; font-style: normal; text-decoration: none;" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size: 8pt;font-family:Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:100%;"  &gt;Bir kere Giresun ve Sivas. N'apıyor bunlar? Giresun'nun selamı var mesela bunu biliyoruz. Bile bile oturuyoruz. Kitap, dergi, fanzin, çıkartma, kartpostal, afiş, broş vd neredeyse 7-8 ay oldu halen bekliyorlar.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; text-indent: 0.21cm; font-style: normal; text-decoration: none;" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size: 8pt;font-family:Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:100%;"  &gt;Genel olarak değil de teker teker, bölgesel dayanışma ağları kurula bilinir. Kurulmalıdır. Sebeplerini tek tek açmaya gerek yok. Bu tezelden kotarılması gereken bir öncelik.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; text-indent: 0.21cm; font-style: normal;" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size: 8pt;font-family:Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:100%;"  &gt;&lt;u&gt;&lt;b&gt;Terapi:&lt;/b&gt;&lt;/u&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; text-indent: 0.21cm; font-style: normal; text-decoration: none;" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size: 8pt;font-family:Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:100%;"  &gt;Sabaha karşı bahsi geçti de uyandık! İhtiyacımız olan şey bu! N'oldu da kış boyunca ilişkilerde bozulmalar oldu? Neden ve nasıl birbirimizi bu denli tahrik etme noktasına geldik? Nasıl becerdik de; güldüğümüz, hor gördüğümüz olduk? Üç gece iki gün sürecek bir program taslağı var. Arzu eden katılacak şöyle bir enine boyuna konuşulacak ne akla gelirse. Zaten birinci sorun(sal) belli; yaşam alanlarının gitgide ayrılmaya başlaması. Bakalım ne olacak? Artık her kez siyasi beraberlikleri ile arkadaşlık beraberliklerini ayıracak olgunluğa gelmiş olmalı zaten. Olursa devam eder; bir olarak devam eder, birden fazla olarak devam eder ama öyle ya da böyle faydalı gözüküyor bu terapi işi. Ki muhtemelen birbirimizi 'çevirim dışı' da görmeyi, bu şekilde tartışmayı da özledik.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; text-indent: 0.21cm; font-style: normal;" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size: 8pt;font-family:Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:100%;"  &gt;&lt;u&gt;&lt;b&gt;Neyin peşindeyiz?:&lt;/b&gt;&lt;/u&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; text-indent: 0.21cm; font-style: normal; text-decoration: none;" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size: 8pt;font-family:Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:100%;"  &gt;Ne olacak peki? Neyin peşindeyiz Allah aşkına kuzum?&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; text-indent: 0.21cm; font-style: normal; text-decoration: none;" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size: 8pt;font-family:Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:100%;"  &gt;Şöyle ki; Elimizden geldiğince ne yapabiliyoruz? Uyum gruplarını nasıl ve ne kadar oluşturabiliriz? Sözlerimizin ne kadarını tez elden hayatın içine sokabiliriz? Ve kafamızda ki türlü sorulara pratik üzerinde cevaplar...&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; text-indent: 0.21cm; font-style: normal; text-decoration: none;" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size: 8pt;font-family:Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:100%;"  &gt;Uzun süredir sözü gecen, istenilen işleri görebilme niyeti var.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; text-indent: 0.21cm; font-style: normal; text-decoration: none;" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size: 8pt;font-family:Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:100%;"  &gt;Bunun dışında mali destek gereken bazı işler için yine bazı metinleri üç-dört dile çevirme şansımızı da kullanıp genel yardım talepleri olacak. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; text-indent: 0.21cm; font-style: normal; text-decoration: none;" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size: 8pt;font-family:Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:100%;"  &gt;vb. vb. vb. vb....&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; text-indent: 0.21cm; font-style: normal; text-decoration: none;" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size: 8pt;font-family:Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:100%;"  &gt;Ee! Öte yandan “&lt;i&gt;bak bak bahar geldi!”,&lt;/i&gt; zira kanımız fikir fikir :) bu doğal motivasyon kaynağını da kullanıp ivmeyi alalım.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; text-indent: 0.21cm; font-style: normal; text-decoration: none;" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size: 8pt;font-family:Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:100%;"  &gt;Dinle aktivist: DEVRİM YAPILMAZ, SATIN ALINMAZ; YA RUHUMUZDA YA HİÇ BİR YERDE!&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; text-indent: 0.21cm; font-style: normal; text-decoration: none;" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size: 8pt;font-family:Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:100%;"  &gt;Sevgiler, Saygılar...&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27466223-114831769004835416?l=sondurakfanzin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sondurakfanzin.blogspot.com/feeds/114831769004835416/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27466223&amp;postID=114831769004835416' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27466223/posts/default/114831769004835416'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27466223/posts/default/114831769004835416'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sondurakfanzin.blogspot.com/2006/05/kapitalizme-kar-bnyeyi-glendir.html' title='Kapitalizme Karşı Bünyeyi Güçlendir!'/><author><name>mantus</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01399950996178546634</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27466223.post-114815697772509267</id><published>2006-05-20T23:29:00.000+03:00</published><updated>2006-05-20T23:29:38.063+03:00</updated><title type='text'>Porno Hiç Bu Kadar Yasal Olmamıştı</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.flmnh.ufl.edu/fish/Gallery/Descript/NassauGrouper/sandbar.JPG"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 320px;" src="http://www.flmnh.ufl.edu/fish/Gallery/Descript/NassauGrouper/sandbar.JPG" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devlet her şeyden sonra porno işine de girdi.24 saat canlı bilimsel porno  5 haziranda başlıyor.&lt;br /&gt;Doğal güzellikleriyle dikkat çeken bu koyun 1 senelik bir araştırma sonucunda kumsal köpek balıklarının (sandbar sharks)  kuzey amerikanın güney sahillerinden sonra dünyadaki 2. üreme bölgesi olduğu anlaşıldı.Koy özel çevre koruma alanı ilan edilip deniz trafiğine kapatıldı.Kumsal köpekbalıkları ürkek canlılar olduğundan özel kabarcık çıkartmayan "kapalı devre soluma sistemleri" kullanılarak yapılan 1 senelik araştırmalar sonucunda bölgede Boncuk Köpekbalığı koyu İzleme ve Gözlem Tesisleri açılması kararı alınıp,proje hazırlandı.Tesis 5 haziran günü çevre ve orman bakanı Osman Pepe tarafından açılacak.Sualtı Araştırmaları Derneği başkanı Haluk Camuşoğlu,Boncuk Koyunda deniz içine yerleştirilecek 12-14 kamera ile 24 saat internet üzerinden yayın yapılacağını,projenin bölge turizmini canlandıracağını ve köpekbalıkları üzerinde yapılacak birçok araştırmaya ev sahipliği yapabileceğini söyledi.&lt;br /&gt;Devlet destekli porno 24 saat canlı yayına geçince hayvanların türü tehlikeye girebilir.Daha önce röntgenlenen çitaların çiftleşemediği ortaya çıkmıştı.Aynı olay köpekbalıklarının da başına gelebilir.Bu durum bir kenara kendinde hayvanların çiftleşmelerini kaydetmek veya canlı olarak yayınlama hakkı gören insanın doğaya bakış açısı daha vahim.Kendi türü için bu olayı yapanları sapık,sapkın vb. olarak niteleyen insanlar iş hayvanlara gelince bu durumu gayet doğal hatta yararlı olarak nitelendiriyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27466223-114815697772509267?l=sondurakfanzin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sondurakfanzin.blogspot.com/feeds/114815697772509267/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27466223&amp;postID=114815697772509267' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27466223/posts/default/114815697772509267'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27466223/posts/default/114815697772509267'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sondurakfanzin.blogspot.com/2006/05/porno-hi-bu-kadar-yasal-olmamt.html' title='Porno Hiç Bu Kadar Yasal Olmamıştı'/><author><name>mantus</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01399950996178546634</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27466223.post-114675865803844768</id><published>2006-05-04T19:01:00.000+03:00</published><updated>2006-05-04T19:06:23.893+03:00</updated><title type='text'>KÖK (Bölüm 1'in devamı)</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal"&gt;Sabah beş buçukta Güneş,adaşı daha doğmadan uyanmıştı. Bu sabah uykusundan uyanmak 4 sene boyunca yaşadığı uyanışlardan farklıydı. Bu sefer isteyerek kalkmıştı. Her zamanki alışkanlığı olan iki lokma atıştırma geleneğini yerine getirdi. Çantasını hazırlayıp evden çıktı. Bu saate otobüslerin çalışmadığını hatırladı. 2 sokak aşağıdaki taksi durağına yürüdü. Taksiye atladı ve Harem yolunu tuttu. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Sabah olmasına rağmen Harem nispeten. Şehirler arası otobüsler metropolün ilk durağına varmış,yolcularını indirmekle meşguldü. Buluşma vaktine daha yarım saat vardı. Çantasını yere koyup üstüne oturdu. Cebindeki sigara paketini çıkarttı ve bir tane yaktı. Sigarasından derin nefesler çekerken etrafta koşuşturan insanları izledi. Kendince kişilik tahminlerinde bulundu. Elinde kahverengi çantasıyla takım elbiseli bir adam indi otobüsten. Muavinle tartışmaya başladı. Sabahın,uykusuzluğun ve rahatsız geçen saatlerin verdiği aksilikten olsa gerek tartışma büyüdü. Önce otobüsün şoförü daha sonra diğer otobüslerin muavin ve şoförleri adamın etrafına toplanmaya başladı. Ufak bir itiş kakış yaşandı. Araya giren birkaç kişi kavgayı büyümeden ayırdı. Onların dışında herkes durmuş tartışma sanki bir reality şovmuş gibi izliyordu. Niye insanlar bu şekilde davranıyor diye düşünürken kendisinin de o insanlardan biri olduğunu fark etti. Buluşma saatine beş dakika kalmıştı ki karşı kaldırıma eski bir vosvos minibüs yanaştı. İnternet sitesinde gördüğü o uzun saçlı dövmeli adam minibüsten indi. Güneş hemen çantasını sırtladı ve adama doğru yürüdü.Adam sitede gördüğünden daha değişik bir kişiye benziyordu. Yüzü asık,sanki orada olmaktan memnun değilmiş,sıkılıyormuş gibiydi. Adamın yanına yanaştı ve kendini tanıttı:&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;-Merhaba ben Güneş. İnternetten haberleşmiştik.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;- Evet,merhaba. Ben Tokala bu gezideki rehberin.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;- Tokala… Garip bir ismin var.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;-Evet ilk duyanların pek çoğu böyle düşünüyor. Ama kısa sürede alışıyorlar. Neyse programımızın gerisinde kalmayalım hemen hareket edelim.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;-Ama benden başka kimse yok,daha kimse gelmedi. Öbürlerini beklemeyecek miyiz?&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;-Öbürleri yok. Sadece sen ve ben. Hadi çantanı arkaya koy da yola çıkalım.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Kimsenin gelmeyeceğini öğrendiğinde büyük bir şok yaşayan Güneş çantasını minibüsün arkasına koydu ve ön tarafa,Tokala’nın yanına oturdu. &lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;Yolculuk başlayalı 1 saat oluyordu. Ne o ne de Tokala ilk buluşmadan beri tek kelime etmemişlerdi. Güneş kaygılanmaya başlamıştı “ne dümen dönüyo amına koyim” diye düşündü. Tokala bu düşüncenin ardından söze başladı :&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;-Kaygılanmana gerek yok. Şehirler üzerimde baskı ve sıkıntı yaratıyor. O yüzden biraz gerginim. Uzaklaşınca kendimi toparlarım.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;-Kaygılandığımı da nereden çıkardın.Yok öyle bir şey rahat ol.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;-Bu yolculuğa birlikte çıktık ve birlikte bitireceğiz. Bu süre içerisinde birbirimize karşı dürüst olmamız ikimiz için de iyi olur.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;-Tamam dostum,ben rahatım sende rahat ol. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;-Eğer gerçekten görmek istersen gözlerin sana daha fazlasını gösterebilir.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;-Nasıl yani?&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;-Görmek sadece gözlerin yaptığı bir iş değildir. Her duyu çalışmasını diğer duyularının desteği ile sağlar. Ve sen eğer gerçekten görmek istersen,bu güne kadar kapadığın gözlerin sana çevreni keşfetme fırsatı verir.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;-Neden bahsediyorsun sen ya!&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;-Tüm canlılar birbirleriyle etkileşim içindedirler ve birbirlerine enerji yayarlar. Ve aslında ses çıkaramadığı için birbirleriyle anlaşamadığını sandığımız canlılar bu enerjiler yardımı ile iletişim kurarlar. Yine aynı şekilde konuşarak anlaştığını sanan biz insanlar eğer karşımızdakinin elektriğini algılamayı başarabilirsek,karşımızdakiyle gerçek bir iletişim kurmayı başarabiliriz.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;-Tüm bu new age saçmalıklarına gerçekten inanmıyorsun değil mi?&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;-New age sadece ana kültürün bu gibi şeyleri ötekileştirip yabancılaştırması. Bunlar aslında senin içinde olan şeyler. Senin bir parçan. Sadece öyle olduğunun farkında değilsin o kadar.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;-Uçmuşsun sen dostum. Harbiden uçmuş ve balataları yakmışsın.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;-Haklı olabilirsin. Beklide gerçekten uçmuşumdur. Sen hiç uçmak istemedin mi? Arada bir balatalarını yakmak istemedin mi?&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;Güneş işten atıldığı günü hatırladı. O an gerçekten uçmak istemişti. Bu yüzden bir şişe viski içmişti. Ama alkol onu uçurmak yerine daha fazla dibe çekmişti. Bu düşünce onu rahatsız etti. Uykusu vardı. Bunu bahane ederek Tokala’ya uyumak istediğini söyledi. Gözleri sıra sıra akıp giden fabrikalara takıldı. Bacalarından koyu ve yoğun dumanlar bırakan fabrikaları düşünürken “bu herifte kesin ot vardır. Böyle konuştuğuna göre müptezelin tekidir. Şu dumanlar gibi kocaman bir cigara dumanını burnumdan versem hiç de fena olmaz” diye düşündü. O kocaman dumanın hayali ile gözleri yavaşça kapandı.&lt;/p&gt;&lt;p style="text-align: right;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;   devam edecek...&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27466223-114675865803844768?l=sondurakfanzin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sondurakfanzin.blogspot.com/feeds/114675865803844768/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27466223&amp;postID=114675865803844768' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27466223/posts/default/114675865803844768'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27466223/posts/default/114675865803844768'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sondurakfanzin.blogspot.com/2006/05/kk-blm-1in-devam.html' title='KÖK (Bölüm 1&apos;in devamı)'/><author><name>mantus</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01399950996178546634</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27466223.post-114674968039460145</id><published>2006-05-04T15:27:00.000+03:00</published><updated>2006-05-04T16:38:05.590+03:00</updated><title type='text'>KÖK</title><content type='html'>&lt;p style="font-weight: bold; text-align: center;" class="MsoNormal"&gt;Bölüm 1 -&lt;o:p&gt;Başlangıç&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Her sabah olduğu gibi saatin sinir bozucu sesi ile uyandı. Acele ile giyinip iki lokma bir şey atıştırdı. Gerçekte niye acele ettiğinin farkında değildi. İett durağına yürüdü. 4 senedir her sabah aynı suratlar diye düşündü. “Ama hiçbirinin adını bilmiyorum” dedi kendi kendine “Birisi peruklu adam,diğeri horlayan,şuradaki kadın da bıyıklı teyze” diye düşünüp kendi kendine güldü. Kırmızı otobüsün gürültülü motor sesi çok uzaklardan gelmeye başladı. O saatte sokakta birkaç araba ve insandan başka kimse olmazdı. Otobüs bağırarak yaklaştı ve durdu.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Otobüs her zamanki gibi doluydu. Birkaç durak sonra ağzına kadar dolacaktı. Otobüse bindi,akbilin sesini duydu ve kendini arkalara doğru attı. Her günkü sıradan 53 dakikalık yolculuğu iş yerinin önündeki durakta bitti. Otobüsten inip yüksek gri binaya baktı ve kendi kendine “işte yine siktiğimin işine geldim sikindirik hayatımın başka bir sikindirik günü ” dedi. Binanın kapısından girdi. Her günkü gibi eskinin polis memuru şimdinin güvenlik görevlisi Ahmet kendince futbol yorumları yaparak diğer güvenlik görevlileriyle tartışıyordu. Asansöre bindi “en azından yarın Cuma” diye kendini avutmaya başladı. Ofisin katına geldiğinde alışılmış bunaltıcı görüntüyü tekrar gördü. Birbirinden duvarlarla yalıtılmış masalar,her biri bir buçuk metrekarelik çalışma alanları,uygarlığın f tipi hücreleri. Küçük labirentte bir farenin peynire doğru ilerlediği gibi masasına yürüdü. Sandalyesine oturup bilgisayarını açtı. Günlük bilgilendirici maillere ve şirket içi yazışmalara bir göz gezdirdi. Her sabah yaptığı gibi günlük gazetelerin internet sitelerine girip üstün körü bir şekilde okudu. Ve sırası ile günlük emirleri yerine getirmeye koyuldu.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Saat yarımı gösterirken etrafındaki insanların hareketlendiğini gördü,yemeğe çıkıyorlardı. O ise sabahtan beri tükettiği kahve ve çay ile yeterince doymuştu. Yemek yememeye karar verdi. Öğlen arası boyunca internette sörf yaparım diye düşündü. Her sayfadan çıkan linkler sanki bir hortumun içindeymiş gibi bir anda çok farklı yerlere yönlendirdi onu. Sonunda tamamen siyah bir sayfaya geldi. Kocaman harflerle giriş butonu önünde duruyordu " Gerçeğe hazır mısın ? ". Gülerek butona tıkladı. Açılan sayfanın sağ tarafında uzun saçlı boynunda garip dövmeler olan bir adamın resmi vardı. “Hafta sonu doğa turları,gerçekliğe var mısınız?” iddialı bir slogan diye düşündü,”doğada ne kadar gerçeklik olabilir ki” dedi. Sonuçta gerçek hayat –beğenmesek de- para ve güç kazanmak üzerine kuruluydu. Öğlen tatili bitiyor elemanlar f tipi hücrelerine doğru yavaş ve isteksiz bir halde dönüyordu. Sayfayı kapattı ve işine devam etmek için ofis programlarından birini açtı.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Akşam vakti o yüksek gri binanın önünde yine aynı kırmızı otobüsü bekliyordu. Her şey sanki kurulu ve önceden düzenlenmiş gibi hissediyordu. Her gün aynı şey hep aynı otobüs hep aynı insanlar diye düşündü. Otobüs yanaştı akbilini dokundurdu ve her zamanki gibi şoför bağırdı “arkalara doğru ilerleyelim!” .&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Akşamları yolculuk daha uzun sürüyordu. İstanbul trafiği,keşmekeş,biran önce evlerine varmak isteyen insanlar…3 şeritli yol birden 5 şeride çıkmış dolayısı ile trafik kitlenmişti. Uzun ve yorucu bir yolculuğun ardından sabah otobüse bindiği yerde otobüsten indi. Bacaklarında derman kalmamıştı. Uyuz bir şekilde evine doğru ilerledi. Kapının 3 kilidini teker teker açtı ve kendini koltuğa bıraktı. &lt;/p&gt;          &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;Uyandığında saat 23 ü gösteriyordu. Sersem bir şekilde yürüyerek mutfağa gitti ve kendine bir ekmek arası hazırladı. Bir yandan yemeğini yerken bir yandan da laptopunu açtı. Amaçsız bir şekilde siteler arasında dolanmaya başladı. 1 saat içinde öğlen girdiği siteye tekrar girmeyi başardı. Uzun saçlı ve dövmeli adam mutlu bir ifade ile yine karşısında duruyordu. Bir mail atayım diye düşündü hafta sonu yapacak bir şey yok ucuzsa bir doğa gezintisinin kimseye zararı olmaz diye düşündü. Mailini yazdı send tuşuna basmadan önce son bir kez düşündü. Sonra en kötü ne olabilir ki deyip tuşa bastı. 15 dakika sonra beklenmedik bir şekilde mailine cevap geldi. O en çabuk yarın öğlen cevap bekliyordu. Mail çok açık ve netti : &lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;Gezi ücretsizdir.yalnız tüm ihtiyaçlarınızı kendiniz karşılamak zorundasınız.Ben sadece bir rehberim. Yarın buluşma yerini bildiren bir mail daha alacaksınız. Hafta sonu görüşmek üzere. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;        &lt;div style="text-align: right;"&gt;Tokala&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;Mail onu çok şaşırtmıştı. “Bedava gezi,yalan olmayalım,sakat bir şeye benziyor,siktir et gitmeyeceğim ya manyak mıyım” dedi kendi kendine. Gidip demlikteki son bardak çayı da doldurup içti. Televizyonda her zamanki saçma programlar devam ediyordu. Düşüncelere daldı. Düşüncelerle birlikte tatlı bir uyku çöktü ve uykuya daldı. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Güneş rahatsız eden bir şekilde gözüne vuruyordu. İstemeden de olsa uyandı. Sonra,bir anda,bir terslik olduğunun farkına vardı. İşe geç kalmıştı. Hemen giyinip evden çıktı. Otobüsle yetişmesi imkansızdı. O yüzden yoldan geçen bir taksiye atladı. O gri ve büyük binaya her günkünden 3 saat geç vardı. Koşarak asansöre bindi . Arkadan güvenlik Ahmet bağırıyordu. Umursamadan 7 tuşuna bastı. Terlemişti ve kalbi çok hızlı çarpıyordu. Koşarak hücresine döndü ve sandalyesine oturdu. 5 dakika hareketsiz bir şekilde bekledi. Nefes alış verişi düzeldiğinde “ kimse yokluğumun farkına varmamış” diye düşündü. Bilgisayarını açtı ve mail kutusunda sadece 1 mesaj olduğunu gördü : “sayın Güneş lütfen en kısa zamanda bölüm şefinizin ofisine uğrayın.” . Kafasından aşağı kaynar sular döküldü.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;“işte şimdi sıçtık” dedi. Üstünü başını düzeltti ve kendince bir konuşma planı yaparak bölüm şefinin ofisine gitti. Kapıyı çaldı ve içeri girdi. Şef:&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 36pt; text-indent: -18pt;"&gt;&lt;!--[if !supportLists]--&gt;&lt;span style=""&gt;-&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;!--[endif]--&gt;Nihayet gelebildiniz Güneş bey.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 36pt; text-indent: -18pt;"&gt;&lt;!--[if !supportLists]--&gt;&lt;span style=""&gt;-&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;!--[endif]--&gt;Kusura bakmayın Cem bey dün gece biraz rahatsızlandım da&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 36pt; text-indent: -18pt;"&gt;&lt;!--[if !supportLists]--&gt;&lt;span style=""&gt;-&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;!--[endif]--&gt;Bakın bu sizin 5. geç gelişiniz. Şirket politikası olarak 3. de işten atılmanız gerektiğini biliyorsunuz. Size yeterince müsamaha gösterdim ama artık iş benden çıktı emir büyük yerden masanızı boşaltın ve muhasebeden hesabınızı kestirin.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 36pt; text-indent: -18pt;"&gt;&lt;!--[if !supportLists]--&gt;&lt;span style=""&gt;-&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;!--[endif]--&gt;Ama&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 36pt; text-indent: -18pt;"&gt;&lt;!--[if !supportLists]--&gt;&lt;span style=""&gt;-&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;!--[endif]--&gt;Aması yok bu sefer bitti.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 36pt; text-indent: -18pt;"&gt;&lt;!--[if !supportLists]--&gt;&lt;span style=""&gt;-&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;!--[endif]--&gt;Ama&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 36pt; text-indent: -18pt;"&gt;&lt;!--[if !supportLists]--&gt;&lt;span style=""&gt;-&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;!--[endif]--&gt;Lütfen yapacak işlerim var.&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Güneş şefin ofisinden çıktı. Ne yapacağını bilmiyordu. Masasına gitti. Mail kutusunda yeni bir ileti gördü. Belki vazgeçtiler diye düşündü maili açtı ve okudu:&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;Yarın saat 06:00 da Haremde küçük bir minibüs bekleyecek. Tam vaktinde orada olunuz.Planımızdan geri kalmak istemeyiz.&lt;/p&gt;          &lt;p style="text-align: right;" class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;Tokala&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/o:p&gt;Küfür ederek maili sildi. Küfür etmeye devam ederek birkaç eşyasını topladı ve muhasebeden tazminatını aldı. Yüksek binadan çıktığında dönüp bir kez arkasına baktı. 4 senelik çalışma ve emek 3 saatte yok olmuştu. “topunuzun amına koyayım” diye bağırdı. Durağa doğru yürüdü. 20 dakika beklemesine rağmen kırmızı otobüs bu sefer gelmedi. Beklemekten sıkıldı ve yürümeye başladı. İki mahalle ilerisi daha işlek bir yer , oradan bir otobüs bulabilirim diye düşünerek yürümeye devam etti. Gerçekten de durağa gider gitmez kırmızı otobüslerden biri yanaştı. Ama bu sefer otobüs bomboştu ve yolculuğu 30 dakika sürdü. Evine girdi. Ne yapacağını bilmiyordu. Hafta içi çalışmayan insanlar ne yapardı? Fazla düşünmemeye karar verip dolapta özel günler için sakladığı viskiyi açtı. Hızlıca içilen 3 dubleden sora yavaşladı ve düşünmeye başladı. Yapacak hiçbir şeyi gidecek hiçbir yeri yoktu. İşten ayrılmadan önce okuduğu mail geldi aklına. “ormana gitmek için daha iyi bir vakit olamaz” diye düşündü. acele bir şekilde evden çıkıp kamp malzemeleri alamaya gitti. Tazminatının bir bölümünü acımadan harcadı. Çadır,tulum,outdoor botları,bir kamp çantası,el feneri ve konserve yiyecekler. Alışverişin verdiği sahte tatmin ile evine vardığında saçma ama güzel bir mutluluk hali sardı bedenini. Doyurucu bir yemeğin ardından saatini kurdu. Bu sefer geç kalmak istemiyordu. Yatağına girdi ve tanıdığı en seksi kızlar hakkında ormanda geçen fanteziler kurarak uykuya daldı.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;   devam edecek....&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27466223-114674968039460145?l=sondurakfanzin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sondurakfanzin.blogspot.com/feeds/114674968039460145/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27466223&amp;postID=114674968039460145' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27466223/posts/default/114674968039460145'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27466223/posts/default/114674968039460145'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sondurakfanzin.blogspot.com/2006/05/kk.html' title='KÖK'/><author><name>mantus</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01399950996178546634</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27466223.post-114669654791865647</id><published>2006-05-04T01:37:00.000+03:00</published><updated>2006-05-04T01:49:07.926+03:00</updated><title type='text'>ELP</title><content type='html'>Elp dünya ve sakinlerinin korunması yoluna başkoymuş tutsakları desteklemek için geliştirilmiş bir ağ.Küresel direniş yükseldikçe tutsak sayısı artmakta.Birkaç dakikanızı ayırın ve en azından bir tutsağa mektup yazın.Çünkü &lt;tt&gt;&lt;b&gt; &lt;span style="font-family: Trebuchet MS;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;"Düşen bir yoldaşa yazmak  hapsedilenlerin ruhlarını yükseltir."&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/tt&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-family:Trebuchet MS;"&gt;&lt;br /&gt;                                                                                &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Courier New;"&gt;&lt;tt&gt;&lt;span style="font-family:Trebuchet MS;"&gt;(&lt;i&gt;Craig  Marshall&lt;/i&gt;, 5½ yıl yatan &lt;i&gt;Dünya Özgürlük Mahkumu&lt;/i&gt;)&lt;/span&gt;&lt;/tt&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.geocities.com/yesilanarsi/elp.htm"&gt;elp hakkında daha fazla bilgi için&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.spiritoffreedom.org.uk/addresses.html"&gt;tutsakların adresleri için&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27466223-114669654791865647?l=sondurakfanzin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sondurakfanzin.blogspot.com/feeds/114669654791865647/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27466223&amp;postID=114669654791865647' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27466223/posts/default/114669654791865647'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27466223/posts/default/114669654791865647'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sondurakfanzin.blogspot.com/2006/05/elp.html' title='ELP'/><author><name>mantus</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01399950996178546634</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27466223.post-114666629727983907</id><published>2006-05-03T17:18:00.000+03:00</published><updated>2006-05-03T17:24:57.333+03:00</updated><title type='text'>Doğa'nın Dersleri 1 - İşbirliği</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal"&gt;Yeryüzü üzerinde yaşmanın kanunlarında biri iş birliğidir. Hayvanlar bitkiler kendi yaşam döngüleri içerisinde işbirliği içerisindedir. Ana kültürün,doğayı acımasız saf tehlikeler barındıran,şiddet ve korku yuvası olarak beynimize kazıdığı betimlemeler gerçekle pek alakalı olmasa gerek. Doğada bir rekabet olduğu karşı konulamaz bir gerçektir. Fakat bu rekabet doğal hayatı etkileyen yollardan sadece biridir. Ana kültür öğretisini bir kenara bırakıp doğayı inceleyelim.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Doğa içerisindeki iş birliği,insanlar için belki de köklerini hatırlamasına yardımcı olacak bir örnek &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;olabilir.Örneğin dağda ki likenler.Likenler,mantarlar ve algler arasında son derece gelişmiş ortaklığı temsil ederler,her ikisine de belirgin yararlar sunan bir işbirliğidir bu. Mantar,kayanın üzerine yapışan,su ve besleyici maddeleri emen dış yapıyı sağlar. Algler mantarın içinde yaşar ve fotosentezden türeyen besleyici bileşiklere katkıda bulunur. Birlikte,bu arkadaşlar kaya,ağaç kabuğu ve kuzey kutbunun zor erişilen çıplak zeminleri gibi konuksever olmayan yaşam alanlarını ele geçirmede başarılıdırlar. Taş dağında liken,diğer organizmalara tutunacak bir yer veren yeni oluşmaya başlayan bir toprak yaratmak için,kum tanelerine ve döküntülere demir atmaya yardım eder. Burada daha büyük bitkiler ve sonunda ağaçlar devralıncaya kadar daha çok toprak tutan genelde yosunlardır. Sürecin her adımında,çeşitli organizmalar,onların hepsine var olma izni veren koşulların yaratılmasına çalışır. (john r. Stowe,connecting with nature 2003)&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Yine doğaya bakmaya devam edersek bunun gibi pek çok örnekle karşılaşabiliriz. En basiti insan olarak vitamin üretimi için bağırsaklarımızda bakteriler barındırırız. Tek hücreli canlıların bitki ve hayvanlarla olan ilişkileri yadsınamayacak şekildedir. Farklı tek hücreli canlılar arasındaki eski işbirliği,bugün yaşayan bütün çok hücreli bitki ve hayvanların gelişmesine katkıda bulunmuştur.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Kuşkusuz hiçbir mekanizma (iş birliği dahil ) tek başına doğal döngünün devamlılığında belirleyici değildir. Hayvanlar kendi aralarında rekabet içindeyken aynı anda yaşamın sürdürülmesi için iş birliği içerisindedir.Ağaçlar,yer ve güneş için rekabet edebilirler. Fakat birlikte yaşadıkları gerçeği,hepsinin yararlanmasına yönelen koşulları yaratır ; daha yüksek toprak nemi,besleyici yoğunluğu,rüzgara karşı direnç gibi.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Doğa içerisindeki bu muazzam birliktelik ve denge,ondan ve kendinden yabancılaşmış insanlar için pek çok ders içeriyor. Köklerimize dönmek için bakacağımız yer çok uzak değil.&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27466223-114666629727983907?l=sondurakfanzin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sondurakfanzin.blogspot.com/feeds/114666629727983907/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27466223&amp;postID=114666629727983907' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27466223/posts/default/114666629727983907'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27466223/posts/default/114666629727983907'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sondurakfanzin.blogspot.com/2006/05/doann-dersleri-1-ibirlii.html' title='Doğa&apos;nın Dersleri 1 - İşbirliği'/><author><name>mantus</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01399950996178546634</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27466223.post-114666089752774570</id><published>2006-05-03T15:53:00.000+03:00</published><updated>2006-05-03T16:00:48.806+03:00</updated><title type='text'>Sinop'da Nükleer Santral Karşıtı Miting</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal"&gt;Devletler ve büyük patronların çıkar mücadeleleri Türkiye de nükleer santraller açılmasını gerektirmiş. Ferman yazılmış. Sinop’a nükleer santral yapacaklarmış. Ferman devletinse mücadele bizimdir diyen anti-otoriterler çeşitli illerden akın akın Sinop’a geldi. Ben de bu akının İstanbul dan başlayan dalgasındaydım. İstanbul üzerinden gelecek anarşistler Taksim-mekAn da buluşacaktı. Ben de öğlen saatlerinde mekAna gittim. İçeri girdiğimde pankart hazırlanıyordu. Saatler geçtikçe mekAn &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;anarşistlerle dolmaya başladı. Akşama doğru hep beraber otobüsün kalkacağı yere doğru yola çıktık. Otobüse bindiğimizde yaklaşık olarak tüm otobüsü doldurmuştuk. Saatler süren yolculuğun ardından Sinop’a vardık. Otobüs şehre girdiğinde halk camlara çıkmış bizi alkışlıyor,yoldaki insanlar hoş geldiniz diye bağırıyorlardı. Ben dahil pek çok anarşist arkadaş daha önce böyle sıcak kanlı bir karşılamaya tanık olmadığı için şaşırmıştı. Otobüs sahilde bir yerde durdu ve kortejimizi oluşturduk. Kortej şehir içinde etraftaki insanların desteğini alarak devam ederken kah otoriteye kah nükleer santrale karşı sloganlar atıldı. Coşkulu şekilde bazen koşarak bazen de yürüyerek miting alanına vardık. Bildiriler dağıtıldı,sloganlar atıldı. Bu arada iki kişi pankart açmak için bir evin balkonuna çıktık. Ev sahibi teyze evini yeni temizlemiş,sadece birimizi içeri aldı &lt;span style="font-family:Wingdings;"&gt;&lt;span style=""&gt;J&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;. Pankart açmak için balkona çıktığımda Greenpeace elemanlarının benden önce davrandığını gördüm. Hemen pankart için bir yer ayarlamaya çalıştım ama nafile pankartımız balkondan büyüktü. Bir süre balkondan pankart sallandırılıp miting alanına dönüldü. Böylesine sürüp geçen eylemin ardından acıkan anarşistler bir arkadaşımızın ailesi tarafında süper şekilde ağırlanıp karınlarını doyurdular. Aman nazar deymesin dayanışmaya!&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Her şey bitip de İstanbul’a dönüş vakti geldiğinde yorgunlukla birleşik bir mutluluk içinde otobüsümüze atladık. Bazıları uyudu bazıları muhabbet etti. Yüzlerce kilometre su gibi geldi geçti.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Kendi açımdan bu eylem adına söyleyebileceğim dayanışma ve birliktelik adına büyük bir adım attığımızdır. Ayrıca nükleer santral gibi önemli bir konuda tepkimizi güçlü bir şekilde gösterdiğimizi düşünüyorum. Tabi ki bu sadece bir mitingdi. Nükleer karşıtı mücadelenin ilk adımı. Devlet herhalde anlamıştır artık “bir kez geldik yine geliriz.siz yaparsanız biz yıkarız!”&lt;/p&gt;resimler için : www.uzlasmayok.net&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27466223-114666089752774570?l=sondurakfanzin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sondurakfanzin.blogspot.com/feeds/114666089752774570/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27466223&amp;postID=114666089752774570' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27466223/posts/default/114666089752774570'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27466223/posts/default/114666089752774570'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sondurakfanzin.blogspot.com/2006/05/sinopda-nkleer-santral-kart-miting.html' title='Sinop&apos;da Nükleer Santral Karşıtı Miting'/><author><name>mantus</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01399950996178546634</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27466223.post-114665772625705073</id><published>2006-05-03T14:59:00.000+03:00</published><updated>2006-05-03T15:06:05.890+03:00</updated><title type='text'>Son Durak Fanzin blog olmuş haberiniz yok</title><content type='html'>Bu güne kadar kağıt üstünde veya vcd de gördüğünüz fanzin artık blog oldu.Böylece daha güncel olacak.Yazı yollamak isteyenler mail yolu ile gönderebilirler.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27466223-114665772625705073?l=sondurakfanzin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sondurakfanzin.blogspot.com/feeds/114665772625705073/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27466223&amp;postID=114665772625705073' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27466223/posts/default/114665772625705073'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27466223/posts/default/114665772625705073'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sondurakfanzin.blogspot.com/2006/05/son-durak-fanzin-blog-olmu-haberiniz_03.html' title='Son Durak Fanzin blog olmuş haberiniz yok'/><author><name>mantus</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01399950996178546634</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry></feed>
